Akademik ve kurumsal müfredatlarda “Akabi Hikâyesi” veya “Temaşa-yı Dünya” gibi metinlerin bilinçli bir şekilde yok sayılarak Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın bir başlangıç olarak gösterilmesi tesadüfen değildir. Bu konuyu netleştirmek soru-cevap tarzında edebiyat yazımızı hazırladık:
SORU – CEVAP
Soru 1: Okullarda bize “ilk roman” olarak öğretilen bilgi neden eksik veya hatalı?
Cevap: Çünkü bize öğretilen tarih çizgisi, edebiyatı dile göre değil alfabeye göre tasnif etmiştir. Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı (1872) Arap harfleriyle basılmış ilk romandır. Ancak ondan tam 21 yıl önce yine bu topraklarda özbeöz Türkçe olarak yazılmış ve basılmış romanlar mevcuttur. Sırf harfleri farklı diye bu yapıtlar yok sayılmıştır.
Soru 2: Peki, alfabe dışındaki asıl engel neydi?
Cevap: Cumhuriyet’in kuruluş döneminde şekillenen ilk edebiyat tarihi yazımları modern bir Türk kimliği inşa etme çabasındaydı. Bu süreçte, Osmanlı’nın heterojen yani çok kültürlü yapısı göz ardı edilmiştir.
Kanıt: Akabi Hikâyesi’nin yazarı Vartan Paşa’nın Ermeni, Temaşa-yı Dünya’nın yazarı Misailidis’in ise Rum kökenli olması, o dönemin milliyetçi edebiyat tarihçiliği tarafından “milli edebiyatın kurucu unsuru” olarak kabul edilmelerini engellemiştir. Eserlerin dili Türkçe olmasına rağmen, yazarlarının etnik kökeni ve ait oldukları cemaat yapıları nedeniyle bu metinler “Türk anlatı geleneğinin dışında” konumlandırılmıştır.
Soru 3: Alfabe odaklı bu dışlamanın arkasındaki asıl mantık neydi?
Cevap: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecindeki yani Tanzimat Dönemi’nden başlayan en büyük kırılmalardan biri alfabe ekseninde yaşanmıştır. Klasik edebiyat tarihi yazımı, İslamiyet sonrası Türk kültürünü tamamen Arap alfabesiyle (Hatt-ı Arabî) özdeşleştirmiştir.
Kanıt: Şemsettin Sami’nin eseri Arap harfleriyle basıldığı için doğrudan Osmanlı-Türk matbuat mirasına dahil edilmiş; Ermeni ve Grek harfleri ise “yabancı” olarak algılanmıştır. Filolojik gerçeklik, Osmanlı döneminde Türkçe konuşan ancak kendi alfabelerini kullanan yüz binlerce Osmanlı vatandaşının varlığını ve bu dilde üretilen muazzam bir Türkçe literatürü belgeleriyle ortaya koymaktadır.
Soru 4: Alfabe eksenli bu dışlama mekanizmasının filolojik dayanağı var mıdır?
Cevap: Hayır, filolojik açıdan bu dışlamanın hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur. Klasik edebiyat tarihçiliği İslamiyet sonrası Türk kültürünü yalnızca Arap alfabesiyle (Hatt-ı Arabî) özdeşleştirmiştir.
Kanıt: Şemsettin Sami’nin eseri Arap harfleriyle basıldığı için doğrudan Osmanlı matbuat mirasına dahil edilirken; Ermeni ve Grek harfleri “yabancı” olarak algılanmıştır. Fonetik ve morfolojik gerçeklik, Osmanlı sahasında Türkçe konuşup yazan fakat kendi cemaat alfabelerini kullanan yüz binlerce vatandaşın ürettiği muazzam bir Türkçe literatürün varlığını kanıtlamaktadır.
Akademik Alanında Atıflar
Okul kitaplarının üstünü örttüğü bu iki dev eseri tesadüfen kütüphane köşelerinde bulmadık. Bu metinleri tozlu raflardan çıkarıp “Bu diller Türkçedir ve Türk edebiyatının ilk romanlarıdır” diyerek tescilleyen dünyaca ünlü bilim insanları, edebiyat tarihinin seyrini değiştirmiştir:
Ünlü Türkologlardan birisi olan Avusturyalı Andreas Tietze, 1851 yılında Ermeni alfabesiyle basılan Akabi Hikâyesi’ni derinlemesine incelemiş ve 1991 yılında bu eseri transkribe ederek Latin harflerine aktarmıştır. Tietze, metnin fonetik ve sentaktik olarak kusursuz, 19. yüzyıl İstanbul Türkçesinin en saf örneklerinden birini barındırdığını bilimsel olarak kanıtlamıştır. Bu eser, Şemsettin Sami’den tam 21 yıl önce kaleme alınmış olup Osmanlı toplumundaki Katolik-Ermeni mezhepsel çatışmalarını ve insan ilişkilerini realizm akımının öncül kodlarıyla işleyen kurucu bir modern romandır.
Robert Anhegger ve Temaşa-yı Dünya: Ünlü Alman Türkolog Robert Anhegger ve edebiyatçı Vedat Günyol, 1980’li yıllardaki titiz çalışmalarıyla Karamanlı yazar Evangelinos Misailidis’in Grek (Yunan) harfleriyle ama pürüzsüz bir Anadolu Türkçesiyle neşrettiği Temaşa-yı Dünya’yı günümüz alfabesine kazandırmışlardır. Bu çalışma, kronolojik olarak Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’tan bir yıl önce, Avrupa pikaresk roman geleneğiyle Osmanlı meddah anlatısını sentezleyen, kurgusal anlamda olgunluğa erişmiş bir roman yapısının kurulduğunu ispatlamıştır.
“Bunu Bilmiyorlar mıydı?” Sorusunun Tam Cevabı
Edebiyat sosyolojisi açısından en can alıcı soru şudur: Bütün Türkologlar ve edebiyat tarihçileri bunlardan habersiz miydi?
Bu eserlerin kütüphane raflarında tam olarak hangi tarihlerde keşfedildiğine ve ilk kurucu edebiyat tarihçilerimizin bu dökümanlardan ne ölçüde haberdar olduğuna dair kesin ve mutlak verilere sahip değiliz. Resmî müfredatta ve eski edebiyat tarihlerinde bu metinlerden neden uzun süre bahsedilmediği konusu, bugün hâlâ tartışma alanlarından biridir. Dolayısıyla bu durum hakkında kesin bir hüküm vermek ya da tek bir sebebe bağlamak bilimsel açıdan bizi yanıltabilir. Burada en doğru yaklaşım; eldeki tarihsel verileri sunmak ve konunun derinlemesine analizini bu alanda çalışan uzmanlara ve okuyucunun takdirine bırakmaktır.
Modern dil bilimi ilkeleri çerçevesinden bakıldığında diller, alfabelerden bağımsız organik yapılardır. Bir metnin edebi aidiyetini incelerken dışındaki harfsel yüzey kadar; içindeki söz dizimi (sentaks), kelime kadrosu ve yansıttığı toplumun ruhu da büyük önem taşır. Türkçe düşünülen ve bu toprakları anlatan bir metnin, farklı değerler ile kayda geçirilmesi edebiyat tarihi yazımında her zaman dikkate değer bir filolojik veri olarak kalacaktır.
Arşivlerden yeni metinler çıktıkça mevcut kabullerin ve resmî olarak nasıl şekilleneceği, edebiyat dünyasının gelecekteki ortak kararıyla netleşecektir. Bu bağlamda Şemsettin Sami’nin eseri kronolojik olarak yerini korurken, Vartan Paşa’nın 1851’de kaleme aldığı eseri de edebiyat tarihinin en kıymetli tartışma ögelerinden biri olmaya devam edecektir.













