Ana Sayfa Dergiler Erik Ağacı Öykü Dergisi 35. Sayısıyla Okurlarıyla Buluştu

Erik Ağacı Öykü Dergisi 35. Sayısıyla Okurlarıyla Buluştu

96
0

Erik Ağacı Öykü Dergisi 35. Sayısıyla Okurlarıyla Buluştu

Takvim sayfalarının usulca sarardığı, rüzgârın dallardan yavaş yavaş yaprak kopardığı bu     günlerde; Erik Ağacı Öykü Dergisi, 35. sayısıyla okuyucuların kapısını çalıyor. Her evden kışa hazırlık sesleri yükselirken, dergi mutfağında da aynı heyecan ve telaş hüküm sürüyor.  Şiirin, öykünün ve eleştirinin ışığında yoluna devam eden dergide gerek görsel gerekse içerik bakımından dikkat çeken tema ve eserlere rastlamak mümkün.

Bu sayıda;

  • Şiir türünde: Yunus Karakoyun (Emtia), Rocky Gauri (Bir Çocuk Gibi Ağlamak), Senem Gökel (Sim(i)ay), İlker Sedat Dikeç (Bilmem Kaçıncı Türden Yakınlaşmalar), Mehmet Şirin Aydemir (Iskalayan Taşlar), Hızır İrfan Önder (Ocağına Düştün mü Hiçliğin?), Erdal Noyan (Hazar’a Karşı Nisan İkindisi), Halil Maraş (Olmaz Olsun Benim Gibi), Sevgi Erol Öçal (Şehir), Fazıl Alasya (Süslü Arif Vardı Bir Zamanlar), Ali İhsan Tarman (Dünyanın Kısa Zamanlı İnsanları), Adil Başoğul (Kaside-i Güvercin) ve Ahmet Yılmaz Tuncer (Buluşmaya Doğru) yer alıyor.

 

  • Öykü türünde: Zerrin Keskin (Böcek), Arzu Candan Sürmen (Bulutları Yıkadım), Ahu Cetres (At Meydanı), Erhan Kassap (Dosto’nun Rüyası Hemingway’in Arşı), Nurdan Aladağ (Tomurcuk Çay), Muhammed Balaban (Gülsüm), Abdulvahap Sert (Dijital Günah), Eyüp Erhun Köse (Portakal Çiçeği Kokusunda: İlk Yalan), İbrahim Gürel (Çıkışa Doğru) imzalı eserler okurla buluşuyor.

 

  • Makaleler ve Eleştiriler bölümünde ise Serkan Uslu’nun Bu Çağın İnsanı- Bedia Ceylan Güzelce başlıklı kitap değerlendirmesi, Serpil Tuncer’in İntiharla Biten Yaşam Öyküsü- Stefan Zweig yazısı, Hatice Eğilmez Kaya’nın Bahtın Yar Oldu mu Nâzım Sana? incelemesi, Ayten Dirier’in Kına Yakın Oyunu üzerine kaleme aldığı makalesi ve Kübra Erbayrakçı’nın Bir Handan İpekçi Filmi: Çınar Ağacı film eleştirisi bulunuyor.

Aynı zamanda dergiyi elektronik ortamda da indirip okuyabilirsiniz. Özellikle genç kalemlerin yer aldığı dergiye göz atmak ve eser göndermek için  https://erikagacioyku.com/  adresini ziyaret etmeniz yeterli olacaktır.

Keyifle okuyun ve okutun.

35. sayıdan seçme yazılar:

İntiharla Biten Yaşam Öyküsü: Stefan Zweig / Serpil Tuncer

Stefan Zweig, 1881 yılında (o zaman Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti olan) Viyana’da, Yahudi asıllı zengin bir ailenin oğlu olarak doğdu. Babası tekstilci, annesi köklü bir bankacı ailesinin kızıydı. Henüz ilk gençlik yıllarındayken edebiyat dergilerine şiirlerini ve yazılarını gönderen Zweig, dönemin tanınmış edebî şahsiyetleriyle de mektuplaştı. Zweig, Viyana Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. Eğitimini Fransız edebiyat eleştirmeni Hippolyte Taine’nin felsefesi üzerine yazdığı teziyle tamamladı. Öğrencilik yıllarında bir şiir kitabı da çıkardı. Editörlüğünü Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’in yaptığı Neue Freie Presse’de yazıları yayımlandı. Bu yıllarda edebî yeteneğini kanıtlayan Zweig, böylece aile mesleğini devam ettirmek yerine yalnızca edebî kariyerine odaklanma imkânını buldu.1

Stefan Zweig, savaşa karşıt tutumu ile tanınmaktadır. Freud öğretisine ve psikolojiye olan ilgisi sayesinde, eserlerinde çizdiği karakterler psikolojik analizlere uygun bir zemin sağlar. 1942 yılında karısıyla beraber, Avrupa ‘nın içinde bulunduğu durumun hüznü ile intihar eden Zweig ‘ın tamamlanmış tek romanı olan Ungeduld des Herzens (Sabırsız Yürek), karakterlerin iç dünyası ve dış gerçeklikle çevrelenen bir kurgu dünyası sunar. Karakterlerin farklı ulusal ve sosyal kökenden karakterler olarak sunulması da romanı zenginleştiren unsurlar arasında yer almaktadır. Ayrıca romanda sıkı ahlaki kurallar ve kişiler arası sınıf farklılıkları yer alırken müzik ve eğlence gibi daha esnek ortamların da bulunduğu görülür. Romanda anlatılan olaylar Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Avusturya-Macaristan sınırındaki bir kasabada gelişir, ancak roman bu özelliğine rağmen yoğun bir politik içerikten uzak, geçmişe bir özlemin anlatısıdır.2

Olaylar arasındaki bağlar karakterlerin psikolojik durumlarının açıklaması ile aktarılır. Eser, edebi dönem olarak ise Almanya’da Adolf Hitler iktidarının yönetimde olduğu Exilliteratur (Sürgün Edebiyatı) kapsamında kabul edilir. 1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesinin ardından kısa bir süre içinde edebiyat da dâhil tüm medyaların kontrol altında tutulduğu bu dönemde, karşıt politik sesler ve eleştiri içeren kitaplar yakılmıştır (10 Mayıs 1933). Bunların sonucu olarak da yazarlar için sadece ya uyum sağlama ya da göç seçeneği kaldığı söylenebilir. Çoğunun göç etmeyi tercih ettiği yazarlar eserlerini sürgünde yaratmaya devam etmişlerdir. Stefan Zweig da bu yazarlardan biri olarak anılır. Tarihi anlatılara olan ilgisi eserlerinde de sıklıkla görülür. Dönemin yol açtığı ruh dünyasındaki buhrana uygun olarak eserlerinde acı, trajedi ve usanma sıklıkla yer alır.3

Stefan Zweig da çoğu yazarda olduğu gibi yaşamında onu etkileyen olayları, kişileri veya durumları eserlerine konu edinmiştir. Schiller, Stuttgart kralının baskısından yıldığından ve özgürlüğe aç olduğundan, eserlerinde ağırlıkla özgürlük konusu işlemiş, Goethe, kadınlara olan ilgisi dolayısıyla, hayatındaki kadınlara hitaben eserler ortaya çıkarmış, Virginia Woolf’un içindeki intihar arzusu, her eserindeki bir kahramanın ölmesine neden olmuş, Arthur Schnitzler, insan psikolojisi ve psikanalizle ilgilendiğinden, hastalarının benzersiz durumlarından etkilenmiş ve bu durumları eserlerine konu edinme gereği duymuştur.

Yine 1934 yılında Gestapo’nun Zweig’ın evini saygısızca araması sonucunda ülkesini terk etme isteğinin ardından birçok ülkeye gittikten sonra, yolu Brezilya’ya düşen Zweig, kafasında ülkesinin durumunu ve ülkesinde hüküm süren zorbalığı taşıyarak yaptığı Brezilya seyahatinden etkilenerek 1938- 1941 yılları arasında Satranç adlı eserini kaleme almıştır.

Eser, tıpkı Zweig’ın tecrübe ettiği gibi, New York’tan Buenos Aires’e olan bir gemi yolculuğuyla başlamakta ve ilginç bir satranç oyunuyla yükselmektedir. O dönemlerde kendisini özgür hissetmeyen Zweig, kendisini söz konusu eserdeki bir hotel odasına Gestapo tarafından kapatılan Dr. B. olarak göstermekte ve kitaba ismini veren satranç oyunundaki siyah – beyaz tahtanın, siyah kısımlarının, memleketindeki zalim hükümeti, beyaz kısımlarının ise zalim hükümetin pençesine düşmüş olan, kendisinin de içinde bulunduğu masum Yahudi halkı olduğunu vurgulamaktadır.4

Birçok yazar, kafasındaki düşünceleri eserlerinde üstü kapalı bir biçimde konu edinir, bazıları ise hayatlarında büyük yer kaplayan düşünceleri alenen aktarır. Yazar, yazar olabilmesi için sahip olduğu düşünceleri aktarabilmelidir. İnsanları yazmaya iten kafasındaki şeylerdir, yaşamlarıdır, duygularıdır. Örneğin Virginia Woolf’un hayatı, eserleri ve intiharı incelendiğinde, hemen hemen tüm eserlerinde mutlaka bir kahramanının ölmesi gerektiğini düşündüğü meydana çıkmaktadır. Woolf’un hayatına bakıldığında, eserlerindeki ölümlerin aslında onun her zaman beynini meşgul eden intiharından kaynaklandığına şahit olunmaktadır.

Aynı şekilde Virginia Woolf gibi Stefan Zweig’ın da beynini yıllardır intihar düşüncesi meşgul etmektedir. Bu durumu, daha önce de belirtildiği gibi 1931 yılında kaleme almış olduğu Değişim Rüzgârı adlı eserinde açıkça yazmıştır.

Ne gariptir ki bu eseri yazma tarihi 1931 ve de intihar tarihi 1942 yıllarıdır. Aradan tam on bir yıl geçmiştir ve Zweig’ın hayattayken asla yayımlanmasını istemediği bu eserde, açık bir şekilde kendi intiharını yazmıştır. Biz okuyucular olarak da, söz konusu eseri ve Zweig’ın hayatını incelediğimizde Zweig’ın hoşnut olmadığı yaşamında derin bir huzursuzluğa kapıldığı ve bir an önce hayatını sonlandırmak istediği görülmektedir.5 Değişim Rüzgârı adlı eserdeki bu kısım, bizlere Zweig’ın Lotte ile olan intiharını hatırlatmaktadır. Eserdeki Ferdinand ve Christine adeta, Zweig ve Lotte’yi temsil etmektedir.

22 Şubat 1942 akşamı Rio’nun Petropolis şehrindeki evlerinde, tüm hazırlıklarını tamamlayan Lotte ve Zweig, Barbiton adlı uyku ilacından aşırı dozda aldıktan sonra, onlara acı veren dünyaya son bir mektup yazarak, yaşamlarına son vermişlerdir. Değişim Rüzgârı adlı eserde de Christine’nin dediği gibi ertesi gün odalarında ölüleri bulunmuştur. Söz konusu eserde, Zweig’ın hayatına paralel giden tek şey intiharı değildir, aynı zamanda eserde dönemin politik süreçleri, Birinci Dünya Savaşı sonrası halkın tecrübe ettikleri kötü durumlar ve yönetime olan eleştiriler oldukça ön plandadır.6

Otuzlu ve yirmili yıllarda dünyanın en çok okunan yazarlarından biri olan, yapıtları elliyi aşkın dile çevrilen ve milyonlar satan, yirmi otuz bin mektupla yüzyılın en sık mektuplaşan yazarlarından biri olan Zweig’ın eserleri bugün de değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir; tiyatro yapıtları defalarca sahnelenmiş, şiirleri bestelenmiş, novellaları romanlar kadar büyük başarılar elde etmiş, sahneye konmuş, filmi çekilmiştir. 1933 öncesi ve sonrasındaki birçok burjuva aydını gibi politikanın dışında kalmaya özen gösteren, politikayla eş gördüğü dogmadan hiç hoşlanmayan, hayatında bir kez bile oy kullanmayan Zweig her türlü fikir çatışması ve saldırıdan, bir şeylerin baskıyla kabul ettirilmesinden, politik kavgalarda açıkça taraf tutulmasından her zaman uzak duran biriydi.

Son derece duyarlı, uyumsuzlukları dengeleyen barışsever doğasıyla tüm kültürlere açık olan, farklı dünya görüşlerine saygı duyan, yüreği birleşik bir Avrupa kültürü için çarpan, kendini bir Avrupalı, bir dünya vatandaşı olarak gören Zweig tüm yaşamını düşünsel bir Avrupa birliğinin gerçekleşmesine, dünya kardeşliğine adamış bir aydındı. II. Dünya Savaşı patlak verdiği sırada İngiltere’de bulunan Zweig birçok çağdaşı gibi Hitler’in Yahudileri yok etme hırsından nasibini alır.

Kitapları milyonlarca okur bulduğu anadilinden uzaklaştırılır, hatta en çok okunan yabancı yazarlardan biri olduğu Fransa’da bile yasaklanır. İşte o zaman yıllar önce Paris’te karşılaştığı Dimitri Merejkovski’nin, kitaplarının Rusya’da yasaklandığını söylediğinde neler hissettiğini, bir yazar için eserlerini soluğunu kaybetmiş, değişmiş ya da değiştirilmiş çevirilerde görmesinin ne demek olduğunu anlar. 1940 yılında dostlarının yardımlarıyla İngiliz vatandaşlığına geçer.

Meslektaşlarına ihtiyaçları olduğunda sığınacak bir liman sağlayan Zweig burada olduğu dönemde birçok Yahudi’nin İngiltere’ye gelmesine yardımcı olur. Tıpkı konferans için gittiği Arjantin’de dışişleri bakanın vermek istediği birçok ödülün yerine üç Alman mültecisi için vize istemesi gibi. Ancak Hitler İngiltere’yi de tehdit etmektedir. Bir konferans daveti alan Zweig aynı yıl eşiyle birlikte Güney Amerika’ya gider. Bu onlar için dönüşü olmayan bir yolculuktur.7

Kendini dünyaya “tesadüfen Yahudi”10 olarak gelmiş biri olarak niteleyen, Stefan Zweig için “Yahudi olmak, yaşamının büyük bölümünde hiç ön plana çıkmamıştır. Avusturyalı kimliği ise idari bir formaliteden öteye gitmemiştir.” Ta ki Avusturya pasaportu iptal edilip İngiliz makamlarından pasaport yerine geçen beyaz bir kâğıt, vatansızlara verilen bir pasaport rica etmek zorunda kalıncaya kadar. Zweig daha düne kadar, dünyanın her köşesinden gelen gelirini harcadığı, vergisini ödediği, yabancı bir konuk, bir beyefendi olduğu İngiltere’de bir anda bir göçmen, bir ‘sığınmacı’ durumuna düşer ve yıllar önce sürgündeki bir Rus’un söylediği şu sözleri hatırlar: “Eskiden insan denen varlık beden ve ruhtan oluşuyordu. Bugün ise bir de pasaportunun olması gerekiyor, aksi halde insandan sayılmıyor.”8

1933 yılında iktidara gelen Nasyonal Sosyalistlerin Avusturya’yı da ele geçireceklerini anlayan Stefan Zweig 1934’te İngiltere’ye göç eder. Burada kaldığı yıllarda kendisiyle aynı yazgıyı paylaşanların durumunu şöyle özetler: “Özgür bir insan olarak doğmamıza rağmen özne değil birer nesneydik ve artık hiçbir şey hakkımız değil, sadece resmi makamların bize verdiği bir lütuftu.” (s.467). 1936’da tüm kitapları Almanya’da yasaklanan ve II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle İngiliz vatandaşlığına geçen Zweig Londra’dan ayrılıp önce New York’a, sonra sırasıyla Arjantin’e, Paraguay’a, sonunda da Brezilya’ya gider. Ancak vatansız biri olarak sürgünde yaşamanın ne kadar zor olduğunu eserinde şu sözleriyle anlatır:

Sürgünün her biçimi kaçınılmaz olarak insanın dengesini alt üst ediyor. İnsan kendi topraklarının üzerinde değilse, normal davranışından uzaklaşıyor, güvenini kaybediyor, kendinden kuşku duymaya başlıyor. Yabancı belgelerle ya da pasaportlarla yaşamaya başladığım günden beri kendi benliğimle tam bir uyum içinde olmadığımı itiraf etmekten çekinmiyorum. Asıl ve kendi Ben’imde doğal olan bazı şeyler sonsuza dek yok oldu. Doğamda var olandan daha çekingen oldum ve – bir zamanlar kozmopolit kişiliğe sahip olan ben – yabancı bir ülkenin havasını her soluyuşumda sürekli minnettar olmam gerektiği duygusundan kurtulamıyorum. (…) Hayır, elli sekiz yaşında bir insan olarak pasaportumun elimden alındığı gün, insanın yurtsuz kaldığında etrafı çevrili bir vatandan çok daha fazla şeyini kaybettiğini anladım.” 9  

Dünya tarihine kara leke olarak geçecek olan Hitler döneminin yıkıntıları korkunçtur.  Yazar, Brezilya’nın Petropolis kentinde, Rua Gonselves Dias sokağında bulunan 34 numaralı evinde 1942’nin Şubat’ında karısı Lotte ile birlikte zehir içerek ölür.

Stefan Zweig ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ isimli eserinde “Ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez” der. Ölmeden önce eski eşi Frederike’ye bir de veda mektubu yazmıştır. Mektupta şu cümle hayli düşündürücüdür.

“Hayata kendi dileğimizle başlamıyoruz, oysa ölümü seçmekte özgürüz. Bu kararı aldığımdan beri ne denli rahatladım, bilemezsin.”

KAYNAKÇA

1-Koçyiğit, Fırat Ender, Uludağ Üniversitesi SBE Türk Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Stefan Zweıg ve Şevket Süreyya Aydemir’in Politik Biyografilerinin Mukayeseli İncelemesi, Yüksek Lisans Tezi Bursa -2018 S:

2-Özgül, Sezer, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Türk ve Alman Edebiyatından Seçilen Eserlerde Engelli Karakterlerin Sunuluş Biçimleri Kemal Tahir, Köyün Kamburu, Hasan Ali Topbaş, Sonsuzluğa Nokta, Stefan Zweıg, Undeduld Des Herzens, Günter Grass, Blechtrommel, Doktora Tezi Ankara, 2019 S:190

3-Özgül, Sezer, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Türk ve Alman Edebiyatından Seçilen Eserlerde Engelli Karakterlerin Sunuluş Biçimleri Kemal Tahir, Köyün Kamburu, Hasan Ali Topbaş, Sonsuzluğa Nokta, Stefan Zweıg, Undeduld Des Herzens, Günter Grass, Blechtrommel, Doktora Tezi Ankara, 2019 S:191

4-Çakıroğlu Şebnem Sakarya Üniversitesi SBE Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Stefan Zweıg’in Eserleri Örneğinde Hiyerarşinin Hümanizme Etkisi Yüksek Lisans Tezi, Sakarya 2015 S:25-26

5-Çakıroğlu Şebnem Sakarya Üniversitesi SBE Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Stefan Zweıg’in Eserleri Örneğinde Hiyerarşinin Hümanizme Etkisi Yüksek Lisans Tezi, Sakarya 2015 S:27

6-Çakıroğlu Şebnem Sakarya Üniversitesi SBE Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Stefan Zweıg’in Eserleri Örneğinde Hiyerarşinin Hümanizme Etkisi Yüksek Lisans Tezi, Sakarya 2015 S:25-26

7-Sert Gülperi, Dokuz Eylül Üniversitesi SBE. Dergisi Cilt 9 Sayı:4 2007 Özgürlük ve Barışa Çağrı Stefan Zweig ve Eseri Dünün Dünyası Üzerine S:310

8-Sert Gülperi, Dokuz Eylül Üniversitesi SBE. Dergisi Cilt 9 Sayı:4 2007 Özgürlük ve Barışa Çağrı Stefan Zweig ve Eseri Dünün Dünyası Üzerine S:323

9-Sert Gülperi, Dokuz Eylül Üniversitesi SBE. Dergisi Cilt 9 Sayı:4 2007 Özgürlük ve Barışa Çağrı Stefan Zweig ve Eseri Dünün Dünyası Üzerine S:324-325

Bilmem Kaçıncı Türden Yakınlaşmalar / İlker Sedat Dikeç 

*

-Spielberg’in “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” filmini çekmesinden çok öncelerdeydi-

*

 

Bu deniz hiç görmediğim denizleri çağrıştırıyor bana görününce

Bu iyot kokusu, bu köpüklü gelgitler bu sahildeki kum taneleri

Ve bu kumun içinde parlayan istiridye kabukları saçlarına bir taç gibi takılan bu ay

Bana göründüğünde benim hiç görmediğim denizleri çağrıştırıyor bu deniz

 *

Gökyüzünün portmantosuna asıyorum mânâsı çok ağır olan bu aklımı

[Antrparantez]-aklı bir karış havada olmak deyimi buradan geliyor-

Sonsuzluğun kapısını açarak giren bu boşluğu kavramak istiyorum

Tam da tutmuşken bu boşluğu ellerimden kayıp giden bu boşluk değil

 *

Orada uçurumun kenarında açmaya mahkûm bir bela çiçeği gibiydim dün

Bir evdeyim sıcak bir çayın içinde yavaş yavaş çözünüp giden şeker gibiyim şimdi

Neresinden gömülürse gömülsün köklerim kim yudumlarsa yudumlasın beni ama yine de sen gelmeyeceksin şimdi ama sen gelmeyeceksin

Işıktan yavaş olsa da senin sesin duvarları aşıp beni feraha erdirecek en güzel sestir bunca sesin içinde ışıktan yavaş olan senin sesin

Bu ses ki senin sesin, hiç görmediğim denizlerin dalgakıranlara çarpıp da çıkardığı dalgalarının sesi bu dalgakıranlara rağmen dalgaların sesi

*

Elinle gösteriyorsun beni hem kendine hem beni kendime, sağ elinle ya da sol elinle elinin herhangi bir parmağıyla sağ elinin ya da sol elinin herhangi bir parmağıyla gösteriyorsun beni hem kendine hem beni bana gösteriyorsun

Ne yapacağımı bilemiyorum hiç bu deniz görmediğim denizleri çağrıştırıyor bana görününce, tirşe ve hareli gözlerin umarsızca bana göründüğünde

Tanımsızmış gibi şimdi bütün her şey ya da bana öyle geliyor tanımsızmış gibime geliyor bütün her şey yani buna şimdi sen de dahil misin diye soruyorum hem sana hem kendime soruyorum bu bilmem kaçıncı türden yakınlaşmalar

*

Böcek / Zerrin Keskin

Gece kaçta biterse bitsin, güneş üstüme doğmaz benim. Ama bugün, her zamankinden daha da sabırsızdı. Uykuyla uyanıklık arası bir yerlerde kalkmamak için direnirken, yüzümde hissettiğim nazik dokunuşlar ve acıklı mırıltılara daha fazla dayanamadım. Sevdim, öptüm, kucakladım. Hayır, isteği bu değildi.

Yaş mama vakti çoktan gelmişti. Daha fazla sabretmenin bir anlamı yoktu. Sevgili kölesi bir an evvel görevini yerine getirmeliydi. Aksi hâlde, muradına erememiş her masal kahramanının yapacağı gibi, gökten düşen üç elmayı kafasında paralamak işten bile değildi. Cazibeme daha fazla dayanamayan annem, nihayet gidiyor mutfağa diye söylendi.

Lambanın çiğ sarı ışığı gözlerimi dağlamaya çalışırken, buzdolabının kapağını açtım. Malzemeleri çıkartıp kaplara yerleştirdim. Üzerimdeki psikolojik baskı, bacaklarımın arasında tüm sevimliliğiyle devam etmekteydi.

Vuslat ânını görmenin verdiği uhrevi duygular, şükür ve teşekkür faslının ardından baktım; hâlâ saat 04.30. “Hadi kızım,” dedim, “bir yarım saat daha uyusak kâr.”

Yastığa ramak kala, başımın sol tarafından yatağa bir hamam böceği düştü. Çığlık çığlığa gözyaşlarına boğulmuşken, “ölsem kaç günde bulunabileceğim” geçti aklımdan. Bu kadar gürültü patırtının ortasında Tanrı’nın insanları tarafından yok sayılışım… Sonra fark ettim ki attığım çığlıkları kendim bile duymuyordum. Hangi ara, kim öğretmişti böyle sessiz çığlıklar atmayı bana? Rüyada mıydım?

Nerede olursam olayım, dağınık düşüncelerimi toparlayıp ondan kurtulmam gerekiyordu. Baş edemediğim her şeyden kurtulduğum gibi… Karanlıkta sersemlemiş, yatağın ortasında öylece duruyordu. Elimle yakalayıp, parmaklarımın arasında iyice ezdim. Uyandırdığı garip his, tahmin ettiğim gibi değildi. Bir cesaret, ışığı açıp avucuma baktığımda siyah saç tokamla göz göze geldim. İçimi çeke çeke ağladım. Çocuklar gibi. Korkaklığıma, panik atağıma ve bunların arkasından sarı dişleriyle pis pis sırıtan yalnızlığıma…

Banyoya gittim. Yüreğimdeki küçük kız, aynadaki 46’lığına “merhaba” dedi. Muhatap olmamak için kaçırdım bakışlarımı. Yüzümü yıkarken beynim, anılar cehennemine olan yolculuğuna çoktan başlamıştı. Yirmi beş yıl öncesine gittik birlikte. Sıfırı tüketmeme ramak kalan o yaz akşamına. İnsanlardan ve aşktan hâlâ vazgeçmediğim zamanlara. Gölgesine sığındığım insan müsveddesinin yanında uzanırken, kulağıma kaçan karıncaya. Gecenin bir vakti kulağım diye çığlık atarken yediğim tokata. Zırlamalarım bitmeyince insafa gelip gittiğimiz banyoda, soğuk duşun altında boğulup can veren karıncalara…

Titreye titreye sürüklenişim, yatağa fırlatılışım. Hayret… “Zıbar, yat!” deyişinin yarattığı duygusal hezeyanlar hâlâ tazeliğini ve nefasetini korumaktaydı. Yattım. Günün ağarmasını usulca bekledim. Ömrümün sonsuzluğa uzanan bekleyiş anlarından biriydi. Kendi dünyamda yaşattığım aşkımın miadı çoktan dolmuş, inatlaşıp ısrar etmenin bir faydası kalmamıştı. Sabah erkenden kalktım. Kırık dökük hayallerimi, son insanlık onurumu, beni ben yapan ne kaldıysa toplamaya başladım. Son bir kez baktım yataktaki canavarıma. Koridordan sessizce ilerledim. Anahtarı usulca çevirdim. Ayrılık, ahşap bir kapının ardında beni bekliyordu. Tam adımımı atacakken arkamdan sıkı sıkı sarıldı:

“Nereye gittiğini zannediyorsun?”

“Seni terk ediyorum,” dedim.

“Yapamazsın,” dedi. “Sen bana kıyamazsın.”

Kıyamadım…Gidemediğim eve, geri döndüm. İki gün boyunca bile isteye kandığım sevgi ve şefkat gösterilerinin sonunda yediğim dayak… Zifiri karanlıkta, ayağımdaki terliklerle kendimi sokağa atışım. Çevre yolundan şehre ulaşmak için bir saat süren yürüyüşüm. Soluklandığım parkta günün ağarışını dualarla bekleyişim. “Merhabadan” öteye gitmeyen samimiyetteki arkadaşlarımın evine, sabahın köründe sığınışım…

Bir film karesi gibi hızla akmaktaydı geçmiş. “Dur!” dedim, “Artık dur. Daha ötelere gitme, boğulacaksın.” Durdu. Bunları düşünürken, çömeldiğim yerden uyuşmuş dizlerimi ovalayarak kalktım. Hayatın kuduz köpekler gibi saldırdığı anlarda aldığım o pozisyondan doğrulup beton dökülü bacaklarımı sürükleyerek odama geri döndüm. Etrafa saçılmış ölü toprağımı üzerime sıvayıp ana rahmine sığınır gibi sığındım tek kişilik yatağıma. Islak kirpiklerim birbirine kenetlenirken, tuttuğum soluk kaçmayı başardı ciğerlerimden.

“Yok bi’ şey,” dedi içimdeki ses. “Her şey çoktan bitti ve geçti. Sen mağaranda uyumaya devam et; dirileceğin gün, gelinceye dek…”

Dergiyi sipariş edip okumak için tıklayınız:

https://erikagacioyku.com/urun/erik-agaci-oyku-dergisi-eylul-ekim-2025-sayi-35/