Yazar: Jostein Gaarder
Kitap: Sofi’nin Dünyası
Türü: Felsefe
Sayfa:592
Çevirmen: Gülay Kutal
Gri Yayın Dizisi
Sevgili Okur;
Sofi’nin Dünyası ile ilk karşılaştığım yıllarda henüz daha içeriğini idrak edebilecek yaşta olmamama rağmen ismi bana hep ilginç gelmiştir. Birkaç kez okuma teşebbüsünde bulunmaya kalkıştıysam da ilerleyememiştim. Zira yaşıma göre ağır bir kitap seçtiğimi ve bu sebeple okuyamadığımı yıllar sonra fark edecektim… O nedenle okuyucu yaş ortalamasının lise seviyesi itibariyle önerilebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum.
Evet; Sofi’nin Dünyası’na giriş yapacak olursak, kitap yorumlarından birinde bu kitaba dair “Başucu kitabım” ibaresini gördüğüm an biraz durakladım. Nasıl yani dedim? Benim vaktiyle okumakta zorlandığım bir kitap nasıl oluyor da bir başucu kitabı olabiliyordu… Hemen kısa bir araştırma ile kitabın giriş sayfalarına yeniden ulaştım ve okumaya başladım.
Felsefe, özünü aktarabilen bir öğretmenden doğru bir algoritma ile öğrencinin tüm dikkatini merak çerçevesi içerisine alarak anlatılması gereken bir ders/ düşünce tekniği. Yazar Gaarder da zaten bir felsefe öğretmeni. Fakat kesinlikle felsefeyi bilinçli olarak isteyerek seçmiş bir öğretmen olmalı ki böyle muhteşem bir eser koymuş ortaya. Bence felsefe geçmişi de zaten ancak bu şekilde en iyi anlatılabilirdi.
15.yaş gününü kutlamaya hazırlanan Sofi, bir gün posta kutusunda “Kimsin” yazılı bir not buluyor. Bu sorudan hareketle, bütün bir felsefe tarihinde sorulmuş soruları ve cevapları, dönemin yaşayan filozoflarını içine alan muhteşem bir kurgu yaşıyor Sofi. Ama biz buna akla yerleştirme tekniği de diyebiliriz. Okumuş olduğum bazı ilmi ve bilim içeren kaynaklarda felsefenin yanlış anlaşıldığını gördüm. Sanki felsefe karşıtlık oluşturmak için kurgulanmış gibi gösterilen birçok kaynağa denk geldim. Oysa ki tüm bilim dallarına bakıldığında “insan” kavramının ne olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gittiğini, doğayı, canlıları ve EN BAŞTA tüm bu VARLIKLARI ve EVRENİ YARATANI bulma arayışı SORU SORARAK, EZBERE DAYALI OLMADAN ve en önemli husus MERAK dahilinde araştıran bir bilim. Kesinlikle karşıt değil. Amacı karşıt olmak değil.
Alman Şair Goethe “Üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günü birlik yaşayan insandır” demiştir. O nedenle bilinmek zorunda olan bir düşünce tarihidir felsefe.
Bundan bin yıl öncesinde İslami kaynaklara bakıldığında Farabi ve İbni Sina gibi bir çok düşünürün “mantık ve felsefe” bilimlerinde yazılmış muhteşem kaynakları mevcut. Din, dil ,ırk ayırmaksızın, Sokrates ve Aristo ile başlayan bu yolculuk kendilerinden sonrakilere bırakılan bir düşünce mirası gibi.
Düşünmek ve düşündüğünü beyan etmek suç olmamalı. Düşünmek, farklı bakış açılarına kapı aralarken en iyi çözüme ve doğruya giden yolu bulmaktır. Kur’an da dahi bize ne kadar az düşündüğümüzü söyleyen mükerrer ayetler mevcuttur. Ömür birdir. Bu ömür de de mümkün olduğunca ezbere dayalı klişe bilgilerin doğruluğundan emin olmak için de çokça okumalı, araştırmalı ve akıl süzgecinden geçirmeliyiz.
Bu kitap merak dahilinde doğru zamanda okunursa tavsiye edebileceğim bir eserdir. Ben çok sevdim. Altını çizdiğim çok satır oldu; bunlardan bazılarını sizler için aşağıya dipnot olarak bırakıyorum.
Keyifli okumalar dilerim.
Kitaplarla kalınız.
Herkes kendini tarihin akışına bırakamaz Sofi! Kimilerinin durup, nehrin kenarında kalmış olanları toplaması gerekir.
(Burası mühim!..) – Descartes, düşünen bir varlık olduğunu kavrayışında ki sezgisellikle kavrayabileceği başka şeyler olup olmadığını sorar kendisine. O zaman, mükemmel bir varlığın mevcudiyetini dair açık seçik bir tasarımı olduğunu görür.
Platon, doğada ki her şeyin, mutlak biçimlerin ya da ideaların birer gölgesi olduğunu söylüyordu. Ancak insanların çoğu gölgeler arasında ki yaşamından hoşnuttur. Bu gölgelerin birer sahibi olduğunu düşünmezler. Gölgelerin asıl olduğunu sanırlar, yani gölgeyi gölge olarak algılamazlar. Böylece kendi ruhlarının ölümsüzlüğünü de unuturlar.
-Platon “ruhun bir vücuda yerleşmeden önce de var olduğunu” söylüyordu.
“Senden beklentim, dünyayı hazır, verildiği gibi kabul edenlerden biri olmamandır, sevgili Sofi”. (Sorgulamak / ezberci olmamak)
Büyüdükçe, dünyaya hayret etme yeteneğimizi yitiriyoruz, anlaşılan. Filozofların bizde yeniden canlandırmaya çalıştığı şey de budur.
İnsanlar her zaman doğada olup bitenleri açıklama ihtiyacı duymuşlardır. Bu yüzden bilimin olmadığı o çağlarda bütün bu *mitleri uydurmuşlardı*
Kör olsak gök gürültüsünü duyar, sağır olsak şimşekleri görebiliriz. En iyisi hem görüp hem işitmek tabii! Ama gördüğümüz şeyle duyduğumuz şeyin birbiriyle çelişmesi gerekmiyor. Bu iki izlenim birbirini tamamlıyor. (Duyduğunla / Gördüğün çelişki de olmamalı)
İnsan yalnızca kendi çağında yaşamaz. Tarihini de beraberinde taşır.
Ölümün farkında olmadan yaşadığını anlamak olanaksız. Yaşamanın ne muhteşem ve garip bir şey olduğunu düşünmeden ölümü düşünmek de olanaksız.
Yaşam ve rüya benzetmesine tarihte çok daha önce, örneğin Hindistan ve Çin ‘de rastlarız. Çinli bilge Chuangtze şöyle der: Bir kere rüyamda kelebek olduğumu gördüm. Şimdi artık rüyasında kelebek olduğunu gören Chuangzte miyim, yoksa rüyasında Chuangzte olduğunu görmekte olan bir kelebek miyim bilmiyorum. Neyin doğru olduğunu bilmek kolay değil…
Sevgiler…
Nalan Ataklı

















