Ana Sayfa Hikâye Atlası Bir Öykü: Açık Hava Sineması | Aylin Özgür Yazdı…

Bir Öykü: Açık Hava Sineması | Aylin Özgür Yazdı…

22
0

Bir Öykü:

AÇIK HAVA SİNEMASI

Benim birçok hayalim vardı.

Kimini gerçekleştirdim. Kimine gücüm yetmedi. Ama içimde hep aynı düşünce vardı:

“Hayatta olduğum sürece, belki bir gün diğerlerini de yaparım.”

Nişanlım da bu konuda beni hiç bunaltmazdı. Ara sıra gülümseyerek,

“Yeni bir hayalin var mı?” diye sorardı.

Hatta birkaçını birlikte gerçekleştirmiştik.

Mesela paraşütle atlamıştık. O gün gökyüzünde süzülürken çocuklar gibi gülmüştük.

Dağları gezmiştik. Sabahın ilk ışıklarını zirvede karşılamış, saatlerce hiçbir şey konuşmadan manzarayı izlemiştik.

Ama bütün bunlara rağmen içimde yıllardır büyüttüğüm başka bir hayal vardı.

Yabancı bir ülkede, açık hava sinema festivaline katılmak…

Belki kulağa çok sıradan geliyordu.

Ama benim için değildi.

Sinemanın zaten bambaşka bir atmosferi vardı.

Açık hava sineması ise daha farklıydı.

Gökyüzünün altında, yıldızlarla aynı perdeye bakmak…

Esen rüzgârın filmin bir parçası olması…

İnsanların aynı anda gülmesi, aynı anda susması…

Sanki film değil de hayatın kendisi oynuyordu.

Bu hayali her düşündüğümde içim huzurla doluyordu.

Bir gün mutlaka yapacağıma inanıyordum.

Tam da o günlerde kendimi garip hissetmeye başladım.

Sürekli yorgundum.

Sabah uyanıyor ama hiç dinlenmiş hissetmiyordum.

Doktor doktor dolaştım.

İlk tahliller normaldi.

“Biraz dinlen.” dediler.

Dinlendim. Geçmedi.

Sonra bayılmalar başladı.

İşte o zaman doktorların yüzündeki ifadeler değişti.

Yeni testler yapıldı.

Yeni görüntülemeler. Bekleyiş.

Sonunda doktor beni odasına çağırdı.

Masanın üzerindeki dosyaya uzun süre baktı.

Konuşmaya başlamadan önce derin bir nefes aldı. O nefesi hiç unutamadım.

Çünkü söyleyeceği şeyi benden önce o kabul etmeye çalışıyordu sanki.

Kanser olmuştum.

Üstelik zaman da benim tarafımda değildi.

İlk gün ağlamadım.

İkinci gün de.

Sonra fark ettim ki ölümden değil…

Yarım kalacak hayallerimden korkuyordum.

Çevrem ise benden daha çok üzülüyordu.

İnsanlar bana normal bakmayı bırakmıştı.

Gözlerinde hep aynı ifade vardı.

Acıma.

En sevmediğim duygu buydu.

Bir gün biri bana,

“Son bir isteğin olsa ne isterdin?” diye sordu.

Hiç düşünmeden cevap verdim.

“Yunanistan’da açık hava sinema festivaline gitmek istiyorum.”

Odadaki sessizlik hâlâ aklımda.

Birisi alçak sesle,

“İnsan son dileğinde güzel bir yemek ister, başka bir şey ister…” diye mırıldandı.

Gülümsedim.

“Benim son dileğim bu.”

“Gerçek olursa çok mutlu olurum.”

Sonra herkes aynı soruları sormaya başladı.

“İlaçlarla nasıl gideceksin?”

“Ya bir şey olursa?”

“Hastaneden bu kadar uzak…”

Haklıydılar.

Ama insan bazen yaşamaktan çok, yaşayamamaktan korkuyor.

O günlerde nişanlım hep yanımdaydı.

Ya da ben öyle sanıyordum.

O benden çoktan gitmişti bile, ben fark etmemişim.

Bir akşam konuşmak istediğini söyledi.

Uzun uzun sustu.

Sonra sadece,

“Ben bunu kaldıramıyorum.” dedi.

Ne bağırdı…

Ne tartıştı…

Ne de suçladı.

Sadece yüzüğünü masaya bıraktı.

Ve gitti.

Arkasından bakarken içimde garip bir sessizlik vardı.

Canım çok yanmıştı.

Ama günler geçince düşündüm.

Belki de böylesi daha doğruydu.

Çünkü insan bazen bir hastalığı değil, insanların gerçek yüzünü öğreniyor.

Ben olsam gider miydim?

Sanmıyorum.

Bir insanla aynı yola çıktıysan, ilk yokuşta bırakmamalısın.

Ama herkes aynı yükü taşıyamazdı.

Bunu da kabullenmek gerekiyordu.

Tedavim devam ederken en yakın arkadaşlarım benden habersiz bir plan yapıyormuş.

Bir sabah odama geldiler.

Biri elinde pasaportumu uzattı.

Diğeri gülerek,

“Vizen hazır.” dedi.

Şaşkınlıktan konuşamadım.

Bir doktor arkadaşlarını da ikna etmişlerdi.

Acil durumda ne yapılacağını tek tek planlamışlardı.

İlaçlar. Serumlar. Hastaneler…

Hepsi araştırılmıştı.

Artık önümde hiçbir engel kalmamıştı.

Ailem korkuyordu. Onların endişesini anlıyordum.

Ama keşke bilselerdi.

Bu yolculuk beni hayata bağlayan şey olmuştu.

Sanki o hayal beni içeriden iyileştiriyordu.

Belki hastalığımı değil, ama ruhumu…

Ve sonunda o gün geldi, Atina’daydık.

Akşam olmak üzereydi.

Dar sokaklardan yürüyerek açık hava sinemasına ulaştık.

Kapıdan içeri girerken kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sanki yıllardır beklediğim biriyle buluşacaktım.

Yasemin kokusu rüzgâra karışıyordu.

Gökyüzü yavaş yavaş laciverte dönüyordu.

Perde henüz aydınlanmamıştı.

İnsanlar sessizce yerlerine oturuyordu.

Film başladı.

Ama ben bir süre perdeye bakamadım.

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.

Yıldızlara…

Sonra etrafımdaki insanlara…

Birbirini tanımayan onlarca insan, aynı hikâyeye aynı anda ortak oluyordu.

İşte o an anladım.

Ben buraya sadece bir film izlemeye gelmemiştim.

Yaşadığımı yeniden hatırlamaya gelmiştim.

Film bittiğinde herkes alkışladı.

Ben de alkışladım.

Çünkü biten yalnızca film değildi.

Yıllardır içimde taşıdığım bir özlem de usulca yerini huzura bırakmıştı.

Eve döndüğümde tedavim yine devam etti.

Hastalığım mucizevi bir şekilde kaybolmadı.

Ama ben değişmiştim.

Artık her sabah gözümü açtığımda eksik kalan günleri değil, yaşayabildiğim anları sayıyordum.

O gece bana şunu öğretti:

İnsan bazen uzun yaşayamaz. Ama bazen tek bir geceyi, koskoca bir ömür kadar güzel yaşayabilir…

Aylin Özgür