Ana Sayfa Genel Özerklik İçinde Özgürlük – Tunahan Haksever

Özerklik İçinde Özgürlük – Tunahan Haksever

139
0
Yazı İçi

Bugün haritayı önümüze açıp Sibirya’nın buz tutmuş tundralarından Kafkasya’nın sarp yamaçlarına oradan Çin sınırına kadar uzanmış olan özerk Türk devletlerini konuşalım. Tataristan, Saha-Yakut, Tuva, Başkurdistan, Çuvaşistan… Kulağımıza o kadar yabancı geliyor ki; kendi anayasaları, meclisleri, devlet başkanları ve haritada çizili sınırları var. Ancak siyaset bilimi ve uluslararası hukuk literatüründe “de jure” yani kâğıt üstünde özerklik denilen bu kavram ile sahadaki pratik gerçeklik arasında devasa, aşılmaz bir uçurum bulunuyor. Bugün Avrasya coğrafyasındaki bu yapılar, egemen güçlerin dünyaya karşı sergilediği sözde devletinden ibaret. Moskova ve Pekin’in siyasi çarkları dönerken bu cumhuriyetlerin geçirdiği dönüşümü uğradıkları demografik ve kültür hezeyanını anlamak için tarihsel senaryolara ve bugünün sıcak savaş cephelerine derinlemesine bakmamız gerekiyor. Bu kırılgan ve parçalanmış yapının temelleri tesadüfen ya da coğrafyanın doğal bir sonucu olarak atılmadı; tamamen Rus devlet aklının laboratuvarda geliştirdiği sistematik bir “böl, parçala, yönet” projesinin ürünüydü. Çarlık Rusyası döneminde, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında asimilasyon politikalarının baş teorisyeni olan Nikolay İvanoviç İlminskiy, Türk topluluklarının ortak bir yazı dili ve ortak bir kimlik etrafında birleşmesinden dehşet derecede korkuyordu. İlminskiy, Türk boylarının arasındaki küçük ağız ve lehçe farklarını büyüterek her bir boy için Kiril harfleriyle ayrı suni alfabeler dizayn etti. Ortak Türkçeyi kopararak yan köydeki Türkün, öbür köydeki Türk ile ortak bir paydada buluşmasını engelledi.

Sovyetler Birliği dönemine geçildiğinde ise bu planlar resmileşti. 1924 yılında Stalin’in başlattığı “Milli Sınırların Belirlenmesi” (Delimitation) süreciyle koca bir Türkistan kavramı haritadan silindi ve topraklar cetvelle çizilir gibi yapay bir hudut çizilerek harita bölündü. İdil-Ural bölgesinde aslında iç içe geçmiş, birbirini çok rahat anlayan Tatar ve Başkurt Türklerinin arasına öyle bir idari sınırlar çizildi ve yalancı milliyetçilikler aşılandı ki, bu iki kardeş topluluk hiçbir zaman ortak bir güç odağı oluşturamasın, birbirleriyle sınır kavgalarına tutuşsun istendi. Mirsaid Sultangaliyev gibi geniş tabanlı bir “Turan Federal Cumhuriyeti” kurmak isteyen vizyoner Türk liderler doğrudan tasfiye edilerek susturuldu. Aralarına Rus ve Slav nüfus koridorları yerleştirilen, denizle bağı kesilen ve birbirine düşman edilen bu özerk topraklar, bugünkü kırılgan özerk cumhuriyetler sisteminin doğrudan anası oldu.

Sovyetlerin dağılmasının ardından 1993 Rusya Anayasası ile bu cumhuriyetlere kâğıt üzerinde çok geniş haklar, hatta 68. madde ile kendi devlet dillerini belirleme yetkisi verilmiş olsa da 2000’li yıllarda Vladimir Putin’in iktidara gelmesiyle başlayan “Dikey İktidar” (Vertical of Power) stratejisi federalizmin cenazesini hazırladı. Putin, yerel anayasalardaki “Egemenlik” ibarelerini tek tek sildirdi, özerk cumhuriyet başkanlarının yerel halk tarafından seçilmesi usulünü kaldırarak doğrudan Moskova’nın atama sistemini getirdi. En büyük sembolik darbe ise Tataristan’a vuruldu; Rusya içindeki yapılar arasında liderine “Cumhurbaşkanı” (Prezident) diyebilen tek yer olan Kazan’ın bu unvanı 2022 yılındaki federal yasayla zorla elinden alındı ve “Reis” unvanına indirgendi. Bugün Tataristan’ın zengin petrol ve sanayi gelirlerinin aslan payı federal bütçeye akar iken, Çuvaşistan gibi Hristiyan Türklerin yaşadığı kadim kalelerde Çuvaşça, eğitim dilinin tamamen Rusçaya kaydırılması ve derslerin seçmeli hale getirilmesiyle sadece ev içine, anneannelerin mutfağına sıkışmış durumda. Sibirya’nın devasa zenginliklerine sahip olan ama halkı yoksullukla boğuşan Saha (Yakutistan) Cumhuriyeti’nde elmaslar Moskova’yı zengin ederken Altay ve Hakasya gibi bölgelerde yoğun Rus göçü nedeniyle yerli Türk nüfusu sırasıyla %30 ve %12’lere kadar gerileyerek dillerini ve kültürlerini kaybetme noktasına geldi. İşin trajik boyutu ise Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesiyle birlikte bu özerk cumhuriyetlerin uğradığı “Asimetrik Mobilizasyon” yani adaletsiz seferberlik kıyımıdır. Sosyolojik ve askeri veriler açıkça gösteriyor ki Moskova veya St. Petersburg gibi etnik Rusların yoğun yaşadığı refah içindeki metropollerdeki can kayıpları devede kulak kalırken; nüfusu zaten demografik olarak kritik sınırda olan Tuva, Saha, Başkurdistan ve Dağıstan gibi özerk bölgelerden feci oranlarda genç askere alındı ve cepheye sürüldü. Ekonomik çaresizlik ve sefalet içindeki bu özerk Türk gençlerine orduya katılmak tek kurtuluş çaresi gibi sunuldu. Savaşın ateşi cephede Ukraynalıları vururken, arka planda Sibirya ve Ural köylerindeki Türk halklarının geleceğini, yani doğurgan genç erkek nüfusunu sistemli bir şekilde kurutuyor; bu da bir halkı silah kullanmadan, asimetrik bir şekilde modern yönetim olarak tarihe geçiyor.

Haritanın dış çeperlerine, Moldova’ya bağlı Gagavuz Özerk Yeri’ne ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin işgali altındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne (Doğu Türkistan) baktığımızda ise baskının farklı ama bir o kadar derin yüzleriyle karşılaşıyoruz. Gagavuzya, 1994’te barışçıl yollarla özerklik kazanmış Hristiyan Oğuz Türkleri olmalarına rağmen, Sovyet döneminden kalan miras yüzünden bugün anadillerinden ziyade Rusça konuşan bir kültürel sıkışmışlık yaşıyor ve Kişinev ile Moskova arasındaki jeopolitik çekişmenin ortasında eziliyor. Doğu Türkistan ise bugün dünyanın sustuğu en büyük açık yara durumunda. Çin’in “terörle mücadele” maskesi altında kurduğu toplama kampları, camilerin yıkılması, çocukların ailelerinden koparılarak yatılı Çin okullarında asimile edilmesi ve “Han Çinlisi” göçüyle demografik yapının altüst edilmesi, 21. yüzyılın en planlı oyunudur. Ancak tüm bu baskılara, tırpanlanan anayasalara ve cephelerdeki demografik kıyımlara rağmen o evlerde Türkçe konuşulmaya devam ettikçe bu halklar ömür boyu Türk olarak kalmaya devam edecektir.

Yazı İçi