RED BULL EDEBİYATI
Bugünün edebiyat dünyası; metnin estetik ve anlamsal derinliğinden ziyade, “yazar” kimliğinin toplumsal bir statü nesnesi ve ego tatmini aracı hâline getirildiği hastalıklı bir dönemden geçiyor. Dört mısralık bir şiirde saklı olan yoğun kalem işçiliğinin ve edebi zanaatın küçümsenmesi, bu yüzeyselleşmenin en belirgin kanıtıdır. Oysa edebiyat tarihinde kalıcı izler bırakan sanatçıların en temel özelliği, bilinçli bir entelektüel duruşa ve ideolojik bir temele sahip olmalarıdır.
Bu edebi duruşun en sağlam örneklerinden biri, İkinci Yeni akımı içerisinde yer alan ve “sivil şiir” anlayışını Türk edebiyatına kazandıran Ece Ayhan’dır. Ayhan’ın Kınar Hanım’ın Denizleri adlı ilk kitabında yer alan “Galata Kantosu” şiiri, bu sivil bilincin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Klasik Türk şiirinde yüzyıllar boyunca romantize edilerek övülen İstanbul imgesi; bu eserde postmodernizmin, nüfus yığılmalarının ve çarpık kentleşmenin etkisiyle kirlenmiş bir metropol portresine dönüşür. Ece Ayhan, İstanbul’un karanlık ve kusurlu yönünü göstererek resmi tarihe ve yerleşik estetik algıya karşı bir isyan bayrağı açar. Fikri bir temele dayanan bu sağlam duruş, günümüz popüler kültürüne dahi sızmayı başarmıştır. Nitekim çağdaş rap sanatçısı Saian, “Mübeccel” adlı eserinde Ece Ayhan’ın dizelerini doğrudan alıntılayarak (“Anlat kimlerin yüreğinde Kız Kulesi gibi grev çivileri var”) bu edebi mirası bir direniş imgesi olarak yeniden üretmiştir. Kendi davası ve sarsılmaz bir duruşu olan edebi metinlerin, zamanın yargılayıcı gücüne karşı nasıl dimdik ayakta kaldığı bu aktarımla da ortadadır.
Ne var ki günümüz Türkiye’sinde sanat ve edebiyat okuru kesin çizgilerle ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda edebi derinlik ve felsefi altyapı talep eden dar bir kitle bulunurken, diğer yanda hızlı tüketim kültürünün dayattığı basit, zahmetsiz ve anlık içeriklere yönelen geniş bir yığın mevcut. Bu kalabalık, “yazar” unvanının içinin boşaltılmasına zemin hazırladı. Bugün edebi yetkinlikten ve sanatsal derinlikten yoksun kişiler, dijital pazarlama taktikleriyle kitaplarını dağıtım ağlarına sokabilmekte ve kapalı WhatsApp grupları kurarak kendilerine yapay bir “mürit” kitlesi yaratabilmektedir. Ortada savunulacak bir sanat veya kalem işçiliği olmamasına rağmen; bu figürler “yaratıcı yazarlık”, “yazar danışmanlığı” adı altında ticari paketler satarak insanları manipüle etmekte ve adeta edebi bir köleleştirme düzeni kurmaktadırlar.
Bu sahte kimlik inşası yalnızca bireysel “yazar” figürleriyle sınırlı kalmıyor, sözde “dijital dergicilik” alanında da trajikomik bir boyuta ulaşıyor. Günümüzde edebi hiçbir ağırlığı olmayan, lise performans ödevi seviyesindeki metinlerin bir araya getirildiği bazı dijital dergiler; kapaklarına fütursuzca T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı veya ne idüğü belirsiz derneklerin logolarını yerleştirerek devletin resmiyetini kendi şahsi egolarına alet ediyorlar. Ortada ne bir resmi bandrol ne bir ISSN numarası ne de yasal bir yayıncılık faaliyeti var. “Magpublish” gibi herkesin kullanımına açık, denetimsiz PDF okuyucu sitelerine yüklenen bu dosyalar, birer edebi otoriteymiş gibi pazarlanıyor. İşin daha da vahim tarafı, iç sayfalarda hukuki sorumluluktan kaçmak adına kurumların adları kullanılarak “görüşlerini yansıtmamaktadır” yahut “eğitim çalışmaları kapsamında hazırlanmıştır” kılıfına sığınılırken, aynı metinde “tüm hakları x şahsına aittir” hezeyanıyla sahte bir medya patronluğuna soyunulmasıdır. İçerikteki edebi boşluğu, devlet logolarının ardına saklanarak kapatmaya çalışan bu zihniyet; gerçek edebiyatın değil, yalnızca “-mış gibi yapma” hastalığının bir ürünüdür.
Bu yozlaşma sarmalında yayıncılık sektörünün geçirdiği ticari dönüşüm de inkâr edilemez bir gerçektir. Köklü geçmişe sahip yayınevleri edebi standartları korumaya gayret etse de, sektöre sadece daha çok kâr elde etmek amacıyla giren yeni nesil yayınevleri, niteliksiz metinleri fütursuzca piyasaya sürüyor. Edebiyatın piyasa çarklarından kurtarılabilmesi için yayınevlerinin sermaye odaklı ticari şirketler olmaktan çıkıp, tıpkı kâr amacı gütmeyen dernekler veya vakıflar gibi edebi eserin anlamsal derinliğini merkeze alan bir bilinçle hareket etmeleri gerekiyor.
Geldiğimiz noktada “kalite” kavramı, metnin edebi değeriyle değil; kitabın satış rakamlarıyla, kapağının estetiğiyle veya sosyal medyada bir kahve fincanı eşliğinde sunulan yaşam tarzı pazarlamasıyla ölçülüyor. Özellikle Wattpad ve benzeri uygulamalarda üretilen, sadece kontrolsüz bir hayal dünyasına ve ergenlik dönemi heveslerine dayanan metinlerin edebi hiçbir karşılığı yoktur. Ticari bir meta hâline gelen bu edebiyat anlayışı, popüler bir enerji içeceğinin sloganından yola çıkarak “Red Bull Edebiyatı” olarak adlandırılabilir. Çünkü bu sistem edebi metni kanatlandırmıyor; yalnızca ticari bir ürüne dönüşmüş yazarın “markasını” kanatlandırıyor.
Peki edebiyat gerçekte ne işe yarar? Edebiyat, en net tabiriyle bir “empati teknolojisi”dir. Sizi alıp 19. yüzyılda Rusya’da vicdan azabıyla kavrulan bir suçlunun (Raskolnikov), Fransa’da taşra sıkıntısına hapsolmuş Madame Bovary’nin veya Anadolu’da hayatta kalmaya çalışan bir köylünün zihnine sokar. Adını bile duymadığınız coğrafyalara, Norveç’in dondurucu fiyortlarına veya Karadeniz’in hırçın doğasına bilet kesmeden götürür ve tatmin duygusunu iliklerinize kadar işletir. Can Yücel’in Her Şey Sende Gizli şiirinde “Sevdiğin kadar sevilirsin” dediği gibi; insan bildiği kelime kadar hayatı yaşar, bilmediği kelimelerin dünyasına ise tamamen kördür.
Günümüzde edebiyatı soyut bir melankoli sananlar kesinlikle yanılmaktadır. Tarih kitapları bir savaşın neden-sonuç ilişkisini somut ve soğuk bir dille yazarken; edebiyat, o siperde bekleyen askerin parçalanmış psikolojisini ve geride bıraktığı ailesinin derin acılarını yazar. Siyasetle her zaman paralel yürüyen ve müthiş bir retorik güç sağlayan edebiyat, yazılım dünyasından bir tabirle özetlemek gerekirse; edebiyat, insan ruhuna yazılmış bir “gömülü programlama dili”dir.
Peki bu sarsıcı güç neden kayboldu? Türk Dili ve Edebiyatı (TDE) bölümlerinin bugünkü içler acısı hâline bakmak, sorunun kaynağını net bir şekilde gösteriyor. Her köye bir üniversite açıldı, her üniversiteye tabela niyetine bir edebiyat bölümü konduruldu. Sonuç? Her yıl binlerce niteliksiz mezun. Şunu açıkça kabul etmek lazım: Edebiyat bir kitle eğitimi değil, elit (entelektüel) bir eğitimdir. Taşra üniversitelerindeki o tabela bölümleri derhal kapatılmalı, köklü üniversitelerin kontenjanları ise acımasızca düşürülmelidir. Diplomanın ağırlığı ve bölüme giren öğrencinin kalitesi ancak böyle artar. Bugün TDE bölümlerinin yazar veya farklı alanlarda yenilikçi aydınlar yetiştirememesinin en büyük sebebi, oraya gelen öğrencilerin vizyonsuzluğudur. Çoğu sistemden bihaber şekilde, “Kapağı devlete atayım, öğretmen olayım hem statüm olsun hem de ömür boyu kafam rahat etsin” zihniyetiyle sıraları işgal ediyor. “Nasıl bir öğretmen olacağım, kendimi bu alanda nasıl eğitirim, yeni bir eğitim stratejisi geliştirebilir miyim?” diye dertlenen, kendini zorlayan tek bir kişi bile yok.
Anlatacak çok şey var ama Türkiye’de edebiyatın geldiği nokta tam olarak budur. Akademi boşalınca, meydan Instagram üzerinden asılsız şekilde Kültür ve Turizm Bakanlığının arkasına sığınan merdiven altı dergiciliğe kaldı. Bizim tabirimizle bu “Red Bull Edebiyatı / Dergiciliği”, insanları marka illüzyonuna inandırıp onlara “uçmak” gibi sahte zevkler satıyor. Bazı sözde dergileri biraz deştiğimizde kapakların arkasında şu belgeler çıkıyor: “Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle hazırlanan Dijital Dergicilik Okulu adlı projenin içeriği…”. Bunun gerçekliğini araştırmak, devleti bu şarlatanlığa karşı uyarmak her namuslu edebiyatçının sonuna kadar hakkıdır. Kurum belki bir yerlerden hibe vermiştir bilemeyiz; ancak bildiğimiz tek şey, ellerinde yasal bir ISSN numarası dahi bulunmayan bu yapıların kendilerini arşa çıkarmakta ne kadar usta olduklarıdır. Maalesef bugün içinde bulunduğumuz edebiyat çevrelerinin çoğu bu sahteliğe teslim olmuş durumda. Kendilerine uyduruk tarikatlar kurup, yalandan sanatçıları pohpohlayarak bir yankı odası yaratıyorlar. Gerçek kültürden ve edebiyattan tamamen kopuk olan bu isimler, pazarlama taktiklerini sanat zannederek kendilerini kandırmaya devam ediyorlar.
Bununla bizzat karşılaştım; ortak yürüttüğümüz projelerde şahsıma tek kelime etmeyip arka planda “şirketçilik” oynadıklarını kendi gözlerimle gördüm. Hayatında tek bir nitelikli iş yapmamış vasıfsız tipler, kendilerine “Genel Yayın Yönetmeni” unvanı yapıştırıp yönetici koltuğuna kuruluyorlar. Bu sirk düzeninin bitmesi için acilen yasal dergicilik şartı getirilmelidir. Kültür ve Turizm Bakanlığı veya BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu); resmi ISSN numarası olmayan, Cumhuriyet Başsavcılığına süreli yayın beyannamesi vermemiş mecraların kendilerini “Dergi”, “Gazete” veya “Medya Kuruluşu” olarak tanıtmasını acilen usulsüzlük saymalıdır. Bu unvanları künyelerinde fütursuzca kullananlara erişim engeli ve idari para cezası kesilmelidir. İşin daha acı tarafı, edebiyat bölümlerindeki bazı öğrenciler ve hatta akademisyenler bile sırf özgeçmişlerini (CV) doldurmak için bu merdiven altı, hakemsiz, denetimsiz dijital dergilerde yazı yayınlatıp bunu bir akademik başarı gibi pazarlıyorlar.
Bu düzene karşı gerçek edebiyatçıların, hakiki eleştirmenlerin ve editörlerin bir araya geldiği, finansal olarak hiçbir kuruma boyun eğmeyen bağımsız platformlar kurulmalıdır. Bu platformlar; kapağına usulsüz devlet logosu basan, lise ödevi seviyesindeki metinlerle telif imparatorluğu kurduğunu iddia eden o yapıları kamuoyu önünde hukuken ve edebi olarak deşifre etmelidir. Unutmayın, narsisizmin en büyük düşmanı teşhir edilmektir. Maskeleri düştüğü an o işgal ettikleri koltukları terk etmek zorunda kalırlar. Bu tarz bir istismar veya usulsüz logo kullanımı gördüğümüz an yapacağımız ilk iş, ilgili yayını CİMER üzerinden Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğüne ihbar etmektir. “Kamu kurumu amblemlerinin şahsi meşruiyet ve usulsüz yayıncılık amacıyla kullanılması” gerekçesiyle yapılacak birkaç sağlam şikâyet, o sahte yayın yönetmenlerinin kılıflarını anında darmadağın edecektir.
İnsanın en çok zoruna giden şey de göz göre göre kandırılmaktır. Bu yüzden kendilerini şirket gibi tanıtan, “Red Bull Edebiyatçılığı” oynayan herkesi şikâyet edelim. Eğer yazarlar ve şairler gerçekten sadık bir kitle oluşturur ve kendini geliştirme odaklı çalışırsa hem yazar kazanır hem de dergi büyür. Bizim buradaki isyanımız ve kızdığımız asıl nokta şudur: Sen hem Kültür ve Turizm Bakanlığının arkasına sığınıp resmiyet taslayacaksın hem de gidip bir bandrol bile almayacaksın. Bu çok ciddi bir sahtekarlık ve çelişkidir.
Bugünün şiirine baktığımızda ise durumu daha iyi anlıyoruz. Şiir; toplumu, sokağı, fabrikaları veya insanın derin trajedilerini çoktan terk etti. Anlatılan tek şey; yazarın kendi evindeki sıcak koltuğunda otururken hissettiği can sıkıntısı, yalnızlık ve biten uyduruk ilişkileri oldu. Şiir, bireysel bir bunalım kusma alanına dönüştü. Oysa benim ilk şiir sitelerinde paylaştığım ve babama yazdığım “Mevkin Köşklerde” adlı şiirim şu mısralarla başlar: “Yıprandığının farkındayım nasırlaşmış ellerinden / Güzel hayat borç olmuş yeminliyim bugünden / İsterdim adaletin direğine sille vurmayı / Hasletlerine gözyaşımla nem serptim / Fakat hınzırdan da huyu kötüymüş namertlerin / Lütfen ihtiras yükleme sırtına / Tamah ile gider güzel meramın / Bir süre sonra / Mevkin köşklerde / Zalimin avuçlarında erimiş yılların!” Ben her zaman alt tabakaya, emeğiyle var olan insana hitap etmek istedim ve kalemi bunun için elime aldım.
Piyasada güya toplumsal sorunları, kadın cinayetlerini, mülteci krizlerini anlatan yazarlar var. Ancak o metinleri biraz deştiğinizde görüyorsunuz ki tek derdi o sorunu çözmek veya toplumu sarsmak değil; o acıyı ajitasyon malzemesi yaparak duyar ticareti üzerinden ödül, fon ve alkış kapmaktır. Gidip yaratıcı yazarlık kurslarında kalıplaşmış cümleleri ezberlemişler; karakter yayı nasıl çizilir, olay örgüsü nasıl kurulur teknik olarak biliyorlar. Ama metinlerde zerre kadar ruh yok, samimiyet yok. Sadece ruhu olmayan metinler bulunmaktadır.
İşin yazarlık boyutu böyle çürümüşken, yayıncılık tarafında dönen tezgâhlar ise tam bir soygun düzenidir. Ekşi Sözlük gibi platformlarda insanların feryat ettiği o “kitap bastırma dolandırıcılığı”, yazar adaylarının hayallerini sömüren merdiven altı yayınevlerinin en büyük dümenidir. “Destekli kişisel yayıncılık” yalanıyla yola çıkıp, yazardan binlerce lira para koparıyorlar. Yazara göstermelik 100 tane dijital baskı teslim edip, arka planda 1000 adet bandrol alıyorlar. Kalan 900 bandrolü başka yerlerde kullanıp, bir de üstüne utanmadan “Kitabınız tükendi, yeni baskı için tekrar para yatırmanız lazım” diyerek yazarın cebine göz dikiyorlar. Ne bir telif ödemesi var ne de ortada dağıtımı yapılmış gerçek bir kitap.
Bu sömürü çarkının ne demek olduğunu bizzat yaşayarak gördüm. İlk şiir kitabım olan Masivâ Yolculuğu‘nu 2024 yılında Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık üzerinden çıkartırken bu acı tecrübeyi tattım. Kitabın kapak tasarımını aslında kendim de çok rahat yapabilirdim ama süreç biraz daha hızlı ilerlesin, işler çabuk bitsin diye onların anlaştığı ajanslardan biriyle çalışmak zorunda kaldım. Benden kapak tasarımı için 1000 TL gibi bir ücret istediler. Öğrenci adam için 1000 TL’nin ne kadar kıymetli bir para olduğunu anlatmama gerek bile yok. Dişimizden tırnağımızdan artırıp o parayı verdik, peki karşılığında ne aldık? Tamamen baştan savma, berbat ötesi, bir bilgisayar programına yaptırılmış ruhsuz bir kapak görseli. Paranı alıyorlar, emeğini hiç ediyorlar ve sana “sanat” diye iki saniyede üretilen çöpü layık görüyorlar. İşte Türkiye’de edebiyatın ve yayıncılığın düşürüldüğü o rezil durum tam olarak budur. Ama ne o sahte dergicilik oynayanlar ne devletin logosunun arkasına saklananlar ne de yazarın cebine göz diken bu tüccarlar bizim inancımızı kıramayacak. Biz bu yola köşklerde mevki kapmak için değil; sokaktaki insanın, emeğin ve gerçeğin sesini duyurmak için çıktık. O yeraltı ateşi bir kere yandı, o kurşun gibi kelimeler bir kere namluya sürüldü. Sahte maskelerle kurduğunuz bu kâğıttan imparatorluk, samimiyetin ve harbi edebiyatın ateşiyle kül olmaya mahkûmdur.
Sevgiyle, inatla ve her daim edebiyatla kalın…
Tunahan Haksever















https://tunahanhaksever.com/