ŞERİF TEZGÖRENLER’İN ŞİİRLERİ ÜZERİNE
(Bir Eleştirel Dipnot)
2
Lirik soydan konuşan her şair gibi Şerif Tezgörenler’de de doğayla özdeşleşme arzusu baskın görünüyor. Özdeşleşme ise doğal olarak kişileştirme tekniğine itiyor onu. Ya doğa üzerinden kişiliğini tanıma ve tanıtma yolundan işletiyor bu tekniği ya da tanımak, tanıtmak istediği arzu nesnesine kestirme yoldan ulaşmanın malzemesi olarak bu tekniği dolaşıma sokuyor. Her iki durumda da kişileştirme ve özdeşleştirme bazen imajlar fakat çok kez melanjlar üzerinden yürüyor. Söylemek istediği iyice anlaşılsın diye doğadan aldığı şeylerle türlü desenler çiziyor, sevdiğini bazen yumuşak bazen sert türlü fırça darbeleriyle resmetmeye, ona ulaştığı yerde onunla özdeşleşmeye, ulaşamadığı yerde hayal dünyasına gidiyor diyeceğim.
‘Gün batımları hep böyle yorgun mu batar?
Gözleri açık mavi
Kırgın konuşur hep yaz geceleri
Sırtında kelebekler’
‘Sesinin hayali ne kadar güzel
Bilsen konuşurdun’
Şiirde gerçeğin itici gücünün imgeler, muhayyilenin çekici gücünün melanjlar olduğu dikkate alınırsa, Tezgörenler’in dünyasını şekillendiren pantheon’un en yüce tanrısı olan aşklı kadınla bütünleşme adına türlü hayali deneyler yaptığı da görülür. Şu var ki o bazen bu deneylerde işlediği temle şiiri eşitlemeye götürür ki bu durumda şiirin kendine özgü niteliklerinden ödün verdiği görülür. Şiir, söylemin aracı konumuna düştüğü fark edilir. Kadına özgü niteliklerin hayal dünyasında yeniden tasarımı söz konusu olduğunda, onun bir bakışına bütün tanrılar kurban edilir. Bu bir tür eşitlemeli mistik deney dediğimiz durumdur. Tezgörenler ilk bakışta özel duyguları hesabına abartılı söyleminden kişisel anlamda sonuç alıyor görülebilir. Alıyor da şiirin hesabından estetik planda çok şey eksiliyor. Bana öyle geliyor ki bir şairin bu durumdan kurtaracak iki tavır vardır. Birincisi klişeyi klişeyle yıkmak. İkincisi ilk bakışın doğurduğu sonuçları imgeyle denetlemek. İmgenin getirdiği sonuçla yüzleşmek diye bir üçüncü tavır alma biçimi var ki bu ancak kendinden kurtulmakla şiirde gerçeklik katına yükselir. Böylesi büyük şairlere vergi. Bir nevi objektif alacalıkların / nüansların araştırıldığı bu iklimde şiir, bütün insan özlerini kucaklayan bir ivme kazanır. Kişisel zevk, yerini evrensel duyarlılığı canlandıran tablolara bırakır. Şiir, ne kafanın / aklın duyguları ezdiği ne de duyguların gerçeği perişan ettiği bir aralıkta tutunur. T.S.Eliot’un şiirde üçüncü ses dediği şeye kulak vermek diyeceğim buna özlüce. Şairin kendinden kurtulması kolay değil. Duygudan öte, düşünceden beri bir aralıktan seslenmesi zor. Şiirde şairin en ciddi rakibi kendisidir. O hem abartılı duygusallığın esrikliğinde konuşmayacak hem bir ön düşünüden hareketle duygularını terbiye etmeyecek hem de ikisi arasına sıkışıp ne söylediği anlaşılmaz bir kendi söyler kendi dinler bir havaya bürünmeyecek.
Şiirde dilin kemiği vardır. Evvela bu gerçekle yüzleşmeyi başarabilmeliyiz. Ve helalinden eleştiri yapmak da zordur. Islıklanmayı, azarlanmayı göze alırsın. Kızmasın Tezgörenler. Üçüncü yazımda onun en güzel dizelerine odaklanan orijinal bir konuşma yapacağım.

















