Yolunacak Kaz Çok Olunca, Yayınevine Bahane mi Yok?
Çağdaş edebiyatın holdingleştiği, mürekkebin yerini banknot hışırtısının aldığı o uğursuz döneme hoş geldiniz. Eskiden bir şairin ilk kitabının basılması, rüştünü ispat etmesi, dergilerin rahlesinden geçmesi ve mısra mısra işçilik yapması anlamına gelirdi. Bugün ise şair olmanın formülü, edebiyat tarihinin utanç sayfalarına altın harflerle yazılmış durumda: Word dosyasını aç, iki kafiyeli kelimeyi alt alta diz hatta ne kafiyesi, her şey serbest ölçüde hiçbir şey anlatılmıyor. Yayınevinin sekreterine gönder ve sana dönen o malum IBAN numarasına parayı ateşle! İşte adına kibarca “Destekli Yayıncılık” ya da “Yazar Destekli Kişisel Yayıncılık” dedikleri, ama aslında kelimenin tam anlamıyla “Parayı Veren Düdüğü Çalar” borsasına dönen o sistem, bugün edebiyatın cenaze namazını kıldırmaktadır ve Zincirlikuyu’da yerlerini hazırlamışlardır. Yazarı baştan aşağı “çantada keklik” ve “yolunacak kaz” olarak gören bu yeni nesil matbaa tüccarları, edebiyat dünyasını parası olan egolu insanların kartvizit basım merkezine çevirmiş durumdalar. Parayla destekli basım yaptıran bu tüccarların ve onların parayla satın alınmış şairlerinin bu kutsal edebiyat dünyasında zerre kadar yeri yoktur, olamaz da! Bu güruhun tek bir yaşam alanı vardır, o da Instagram’ın o yapay, filtreli ve sahte dünyasıdır. Toplanmışlar oraya, kendi aralarında aciz bir kukla gösterisi oynuyorlar. Bir yazar grubu düşünün ki, hepsi birbirinin kuklası olmuş, ipleri yayınevi tüccarlarının elinde; sürekli birbirlerini övüyor, birbirlerine sahte alkış tutuyorlar. Biri diğerinin altına “Muazzam bir imge şöleni güzelim” yazıyor, diğeri berikinin hikayesini paylaşıp “Çağdaş Türk şiirinin zirvesi” diye nutuk atıyor. Karşılıklı bir pışpışlama, birbirini ağırlama tiyatrosu dönüyor. Ama sahne arkasına geçip o parayla basılan kitapları açtığınızda bomboş bir çöl, niteliksiz bir kelime yığınından başka hiçbir şey göremiyorsunuz. Kendi çalmakta, kendi oynamaktadır. Dışarıdan bakan birisi onları edebiyatçı sanıyor ama onlar aslında sosyal medyanın algoritma kölelerinden başka bir şey değiller.
İşte tam bu noktada, o şanlı yayınevi bir anda cildi güzel defter satan bir kırtasiyeciye dönüşür. Ben bunu köşelerimde, şiirlerimde ve katıldığım her mecrada yıllardır, defalarca ve inatla dile getirdim! Sağırlara feryat eder gibi, bu sömürü çarkının dişlilerini tek tek deşifre ettim; ama ne acıdır ki holdingleşen edebiyat borsası, paranın sesinden benim bu sürekli haykırışlarımı duymak istemedi. Editör denilen şahıs, senin şiirindeki tasavvufi arka planla, “Aşkın Elesti”yle ya da “limbik sistem” metaforlarınla ilgilenmez; o doğrudan senin banka hesabının derinliğine bakar. Sektör öyle bir çürümüştür ki, yayınevleri artık web sitelerinde “Gold Paket”, “Platin Paket”, “Girişimci Yazar Paketi” gibi esnaf menüleri yayımlıyorlar. Paranın miktarına göre sana mizanpaj, kapak tasarımı ve hatta “sosyal medya reklamı” vaat ediyorlar. Parayı basarsan şairsin, parayı basamazsan dosyan ne kadar dahi olursa olsun çöp! Edebiyatın bugünkü bu zavallı ve sahte barışçıl tiyatrosuna bakınca, insan ister istemez rap dünyasından ders çıkarmak istiyor. Türkçe rap dünyası da eskiden, o yeraltı (underground) döneminde çok güzeldi, çok samimiydi. Rapçiler birbirlerini sürekli eleştirirlerdi. Yeri gelir prim kasmak için, yeri gelir gerçekten birbirlerini sevmedikleri ve tarzlarını beğenmedikleri için nefis dissleşmeler yaparlardı. Sokaktan gelen o sert eleştiri kültürü, müziği hep diri tutardı. Kimse kimseye sahte gülücükler dağıtmazdı, hatası olanın yüzüne o hata mısralarla çarpılırdı. Bugün rap müzikte ne kadar farklı yollara gidilirse gidilsin, o deneysel tarzlar ne kadar tüketilirse tüketilsin ne zaman tıkansalar yine o eski tarzlara, o sokağın sert ve eleştirel ruhuna geri dönmek zorunda kalıyorlar. Çünkü kök orasıdır, samimiyet orasıdır. Edebiyat dünyası ise bu eleştiri kültüründen tamamen yoksun kalmış, herkes birbirine “aman tadımız kaçmasın” diye sahte iltifatlar eden birer İstanbul beyefendisine / Elizabeth’e dönüşmüştür.
Çünkü bugün edebiyat dünyasının en büyük ve en can alıcı eksikliği kesinlikle bilgi ve usul eksikliğidir. Maalesef şiirin de yazının da köklü bir usulü, bir disiplini vardır. Şiir, aklına esen her kelimeyi alt alta dizip altına imza atmak değildir. Bunu bir şuna benzetebiliriz: Sen evinde, mutfağında kendi çapında bir yemek yapıyorsun diye, gidip de ertesi gün göğsüne “Uluslararası Aşçı” unvanını takmaya hakkın var mı? Bir iki tabak yemek pişirdin diye Michelin yıldızlı şef edasıyla ortalıkta gezinebilir misin? İşte parayla kitap bastıranların yaptığı tam olarak budur. Sen daha mutfakta soğan soymayı bilmezken, şiirin tekniğinden, tasavvuftan, edebiyat tarihinden habersizken, daha fırında pişmemişken, hamlığın her yerinden akarken kendine “yazar”, “şair” unvanını yakıştırıp sağa sola caka satarsan büyük bir yanılgıdasın demektir!
Daha da kötüsü, bu hamlıkla ortalıkta gezinip üstüne bir de yapılan edebi eleştirileri kabul etmiyorsan, kibirlenip burnundan kıl aldırmıyorsan, doğrudan uçuruma doğru koşuyorsun demektir. Eleştiri, sanatçıyı pişiren ateştir. Rapçiler o ateşle büyüdü, divan şairleri o hicivlerle devleşti. Ama bizim Instagram şairleri, parayla basılmış o süslü kapaklarının arkasına saklanıp en ufak bir eleştiride çocuk gibi küsüyor, pençelerini çıkarıyorlar. Pişmeden şair olursan, eleştiri kabul etmezsen, yaptığın iş sadece bir ego tatmininden ibaret kalır.
Peki, bu parayı denkleştirip, belki de yemeyip içmeyip o tüccarların hesabına yatıran gencin kitabına ne oluyor? Parayı veren düdük çalıyor mu, yoksa sadece kendi evinde kendi nutkunu mu dinliyor? Görünen köy kılavuz istemez. O parayla basılan 1000 adet kitabın 900 tanesi, dağıtım şirketlerinin loş depolarından bile geçmeden doğrudan yazarın kendi evine, yatak odasındaki bazanın altına kargolanır. Kitapçılarda “Yeni Çıkanlar” rafında sergilenmez, çünkü o büyük kitabevi zincirlerinin rafları da parayla parsellenmiştir. Kitap sadece yayınevinin kendi sitesinde “tıkla-al” olarak kalır. Yazar, eşe dosta, akrabalara zorla kitap imzalamaktan öteye geçemez. Ortada ne bir okur vardır ne de bir edebi eleştiri. Genç yazar, parasıyla rezil olduğuyla ve hayallerinin sömürülmesiyle baş başa kalır. Bu sistemin en büyük zararı, gerçek edebiyat işçilerine vurulan darbedir. Paralı yayıncılık, piyasayı öyle bir niteliksiz kitap çöplüğüne çevirmiştir ki, internette ve raflarda gerçek bir cevheri arayıp bulmak imkânsız hale gelmiştir. Yazma yeteneği olmayan ama cüzdanı kabarık olan sonradan görmeler, parayla satın aldıkları “Yazar” unvanıyla sosyal medyada boy gösterip ahlak ve sanat nutukları çekerken; parasız ama dahi olan gençler köşelerinde sessizce kaybolmaktadır.
Evet, genç yazarları ve şairleri “çantada keklik” gören matbaa tüccarları ve onların o sahte Instagram kuklaları! Sizler edebiyata destek olmuyorsunuz, sizler sadece çaresiz hevesleri, şöhret arzularını ve temiz duyguları nakde çeviren birer kapitalist çarksınız. Rap dünyasının o eski, sert ve gerçekçi yüzleşmelerinden, o köklü eleştiri kültüründen zerre ders almamışsınız. Bilgisizliğinizle, usulsüzlüğünüzle, evde yaptığınız o çiğ yemeklerle kendinizi aşçı ilan etmeye devam edin. Parayla yayınevi kurulur, parayla matbaa makinesi alınır, parayla parlak kuşe kâğıt dahi ihtal edilir; ama parayla asla bir mısranın namusu, bir şairin ilhamı satın alınamaz.
Bizler, bu IBAN numaralı edebiyat borsasını, bu “Her mevsim çaput” basan butik matbaaları ve onların sosyal medyadaki sahte alkış tiyatrolarını reddediyoruz. Edebiyatı sömürenlerin, adına “destekli yayıncılık” diyerek bu hırsızlığa yasal bir kılıf uydurduklarını, eleştiriye kapalı riyalarını ifşa etmeye devam edeceğiz. Yolunacak kaz çok oldukça sizin bahaneniz, birbirini öven kuklalarınız bitmeyecek biliyoruz; ama unutmayın ki, gerçek şairlerin ve yazarların mürekkebi sizin o kirli dekontlarınız ve sahte sahnelerinizi yerle bir edecektir!










