ALİ CELEP
AHMET SEZGİN’İN ŞİİRLERİ ÜZERİNE
1.
Dünkü şiirin rüzgârıyla yazıyor Ahmet Sezgin. Bu rüzgârın estirdiği havayla yazanların genelde dünde kalmış bir duyarlıkla yetindiği, şiirsel algı bahsinde var oluşunu kişisel verilerle sınırlı tuttuğu, yaşanan hayat ve yaşayan insan bağlamında diyalojik bütünlükten uzak kaldığı, duygusal ve ussal birlikteliğin eş zamanlı gözetimi anlamında çağının gerisinde ya da çağının dışında bir dile hapsoldukları söylenir. Ahmet Sezgin de ilk bakışta bu soydan bir şair izlenimi veriyor gibi görünüyor. Fakat o bu soydan değil. Bir defa o şiiri türlü yollardan kurabilme esnekliğine sahip bir şair. O ne mutlak anlamda ‘kafiyeci’ züppelerden ne canı sıkılıp kafası estiğince vadide ‘serbest’ dolaşanlardan. Türkiye özelinde ve dünya genelinde kurgulanan değişim sahnelerinin farkında bir bilinçle, yaşanan hayat ve yaşayan şair planında söz söylemenin değerine inanmış, bu sözün en etkili bir biçimle nasıl söylenebileceği üzerine araştırmalar yapmaya eğilimli bir dil görgüsüyle gelmiş. O hem biçimce dünkü şiir zevkini okşayan ikilikler, dörtlükler yazmış hem içinde çağının adamı tanımını hatırlatan özlerin olduğu serbest sözceler kaleme almış. Bu sözcelerin hemen hepsi ‘duygusal adlandırmalar’ olarak görülse de toplumsal duyarlılığı besleyen nitelikleriyle salt kişisel duyuşu aşmaya yönelik bir misyonla yüklüdürler. Ahmet Sezgin diyeceğim şiiri vizyoner davranışın gerektirdiği donanıma sadece estetik bir yanıt olarak dolaşıma sokmaktan çok ‘halk için sanat’ denilen kampı da kuşatacak bir genişlikte örgütlü bir iletişim aracı olabilecek bir yola koymuştur. Şiire, şiirin kendine yeter donanımla karşılık verdiği sürece bu yol şaire ve toplumun hayrına müncer olabilir.

‘Hüzün Yağmurları’ adlı şiir kitabı bir bakıma insan ve insanın tüm içeriğine ilmek atmakla, bir bakıma yaşadığı çağa açılan toplumsal duyarlılığıyla, bir bakıma da şiiri insan oluşun olmazsa olmaz dinamiklerini harekete geçiren ‘vicdan’ın sesi yapmakla görevini yapmış görünüyor. Bu ‘görünüyor’ ‘izlenimi veriyor’ gibi yüklemleri Sezgin’in daha sonra yazması muhtemel şiirlerine gönderme olsun düşüncesiyle kasıtlı kullanıyorum. Sezgin gelenekle çarpışa kalkışa bir yüzleşmeden bugüne getirmiş olsaydı şiirini bu yüklemlerin içini hemen boşaltır, şiirin yapısal olarak dünü ve bugünü kuran kendi malzemesiyle yeniden nasıl inşa edilebileceği üzerinden ifadeler kullanırdım. Sezgin öyle görünüyor ki Necip Fazıl’ın geleneksel şiir terbiyesiyle Sezai Karakoç’un çağdaş duyarlılığa açılan modern görgüsü arasında bir eşikten sesleniyor. Bu sesin içinde Yunus Emre’nin insan sıcaklığı da var, Mehmet Akif’in dava bilinci de var. Bu bileşimde Ahmet Sezgin’in bir şair olarak kendine has sesi ne kadar? Sözgelimi onun 2006 yılında doğmuş ‘Hilalin Gözyaşı’ adlı şiirini dikkatlice okuduğumuzda en başta sesin geleneksel değerini hemen teslim ediyoruz. Şiirimizin büyük sesleri belli ki büyük bir saygıyla Sezgin’in vicdanında kümelenmiş şekilde topluca konuşur gibidirler. Diyeceğim Sezgin bu büyük sesleri iyi tahsil etmiş. Bu büyük seslerin kendi sesini nasıl büyütebileceğiyle pek ilgilenmemiş. Ya da bu büyük seslerin kendi sesini örtmesine gelenek saygısından ötürü belki şimdilik izin vermiş. Fakat ne olursa olsun şiirde müzikal form neyi gerektiriyorsa onları özenle söylemek istediklerinin özüne mükemmele yakın işlemiş. Biçimce idealizasyonun en güzel örneğini vermiş, işitenin kulağındaki kiri pası titizlikle silip atmıştır. Onun şiirlerine yönelik dikkati sürdürmeye bir sonraki yazımızda sürdürmeye çalışacağız. Şimdilik on dörtlü heceyle çatılmış, meramını matematik diline yakın sadelikte anlatmayı başarmış ‘Hilalin Gözyaşı’ adlı şiirinden birkaç güzel tadımlık ikilikle bitirelim:

*
‘Ehlibeytin ruhudur Kerbela’da ağlayan
Filistin’in çığlığıdır kalpleri dağlayan
*
Elbet kurtulur boynu bükük Mescid-i Aksa
Müslümanlardan birer damla gözyaşı aksa’
*













