ALİ CELEP
AHMET SEZGİN’İN ŞİİRLERİ ÜZERİNE
3.
Saklısı gizlisi olmayan bir şiiri var Ahmet Sezgin’in. Okurun eline tefsir yapma ya da farklı manaları araştırma sebepleri vermemiş. Ne diyecekse doğrudan konuşmayı yeğlemiş. Ne denli klasik temlerle çalışsa da halk şiiri çıkışlı olduğu için sözgelimi divan tarafından esen imajları hatırlatan bir yola girmemiş. Bu ‘doğrudan konuşma’ ve ‘halk’tan yana çalışan teknik tercih, yaygın imgeci modern şiir anlayışından uzak bir anlayışla onun işe koyulmasını sağlamış. Böylece imgeci kamptan ayrı bir yere, melanjın öne çıktığı bir yere konum atmış Ahmet Sezgin. Üst üste bindirilmiş ya da çok kez yan yana sıralanmış türlü renkte desenlerin harmanlandığı bu şiir kumaşında tarih ve coğrafyanın getirdiği kıymetler, düzgün bir biçemde özenle sergilenmiş. Bu biçemin anlaşılır bir biçime kavuşması için halkçı bir göze ihtiyaç duyulur ki Sezgin bu ihtiyacı da fazlasıyla karşılamış. Hem sade, yalın hem gönülden konuşmuş diyeceğim. Sezgin’in konuşma gerekçelerini belirleyen sözcükler de gayet açık. Bu sözcüklerle birlikte tanımladığı dünya, aynı zamanda geldiği temleri de haber veren cinsten: ‘Hüzün’ ‘aşk’ (sevda) ‘ölüm’ ‘memleket sevgisi’ ‘gurbet’ ‘hasret’ ‘vuslat’ ‘dua’ ‘anne’ ‘dava’ (ülkü) ‘İslami kavramlar’‘tabiatın tüm şubeleri’ ‘öte bilinci’ (mavera) ‘bülbül’ ‘gül’ ‘insanın tüm maddi ve manevi uzuvları’ ‘tarih’ ‘mazlum coğrafyalar’ ‘sabır, umut, çile, ‘şiirin manası’ ‘yalnızlık’ ‘özgürlük’….Sezgin bu ve buna komşu daha birçok sözcük üzerinden çağına, çağlara sözcülük etmiş, nihayet konuşma gerekçesini çağları aşan bir ‘mefkûre’ye bağlamıştır. Şiir boyunca ne diyorsa dipten gelen ilmekler mütemadiyen bu ülküye hizmet edecek biçimde örgülenmiştir. Sezgin’in şiir dünyası, yaşadığımız coğrafyanın gönül diliyle tarif edilmiş tarihsel ve kültürel özeti gibidir. Onun şiirleri zalimin karşısına ve mazlumun yanına konum atmıştır. Şu var ki onun şiirlerinin konumu nihai planda bir ‘rasyonalizasyon’ içerir. Hüznü kendine yakıştırırken faal akıl şikâyetlerin ötesine geçme gereğini pek duymaz. Sızlanışlar ve gerçekler birbirini meşrulaştırmakla meşgul olur. Olan bitenden doğan duygular, olması gereken pratiklere evrilmez. Oldukça ölçülü konuşma biçimi, eylemin gerektirdiği dinamizmi baskılayarak ilerler. Şiiri okuduktan sonra duygulanmakla yetinmenin ötesini kurcalayan ses perdelerini araştırmaz. Böyle olunca sürekli tekrarlar, klişe deyişler şiirlerinin hem estetik değerine hem yazılış amacına bazen darbe vuracak biçimde yapılaşır gibi dururlar. Oysa Sezgin’de klişeyi klişeyle aşacak donanım fazlasıyla var. Şiirsel söylemini daha elle tutulur planda aktive edebilecek estetik terbiye özenilecek seviyede. Ayrıca şairi çağın tanığı, şiiri çağın sözcüsü kılacak eleştirel gücü de yerinde. Bütün bu nitelikleri kuşanmış bir şair dile biraz şiddet uygulasa, kültürü şiirin biraz gerisinde tutsa, bir takım ön duyguları ve ilk izlenimleri şiirin biraz uzağına taşısa, ülküsünü büyüten değerleri elmanın içindeki çekirdek gibi şiirin içine yerleştirse, kulağa hoş gelen geleneksel sesi mananın kıymeti içinde değerlendirse, eski temlere yeni elbiseler giydirmeyi denese, soy idealizasyon ile rasyonalizasyon baskısını nesnel karşılıklar arayışıyla kırabilse vs. çok daha güçlü bir şiirsel yapı inşa edebilir kanımca. Sezgin’de iş var diyeceğim. Çünkü o, kitaplar olmasa da canlılığını korumayı başarabilecek kültürel bağlantıları bilen yaşayan şairler soyundan geliyor. Bu soya akraba bir tarihsel gelenekten doğup bugüne ulaşmayı başarmış bir şair. Karanlık ruhlar koridorunda, bengisu kaynağının nerede olduğunu evrensel bir gerçekle biliyor. Bilişli yürekli bir şair olmanın faturasını ödemiş. Saygıyı hak ediyor diyeceğim.
‘Pusulası şaşkın ozanlar arasında / Acının güldestesi oluyor kalbim’
‘Zulme ram olanlarla / Acının künhüne eremeyenler içinde / Hüznün adresi oluyor gönlüm / Yalnız sarı bir hüzün / Ve siyah bir öfke sağıyorum / Yürek memelerinden bu çağın !’













