Ana Sayfa Düşünce Yazıları Eskimeyen Yazılar: Hayat Hakkında | Lütfi Bergen

Eskimeyen Yazılar: Hayat Hakkında | Lütfi Bergen

71
0
Lütfi Bergen

Lütfi Bergen

HAYAT HAKKINDA

Gerçekte madde canlıdır (hayat sahibidir). Canlılık; bildiğimiz türden konuşmak, solumak, yemek- içmek, hareket etmekle ilintili değildir. Mevlana “Mevcud, görünmek isteyendir” demiş. Bu mısraı Annemarie Schimmel’in Muhammed İkbal kitabında okuduk. Varlığa çıkmak tesbih eylemektir. Seyr kazanmaktır. Nazar edilmek vücud bulma iledir. Kainatta her mevcud ilahi nazarın altındadır. Kur’an, “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir / Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard” (59 Haşr 1) diye bildirmektedir. Alemde bir devr-i daim, oluş- bozuluş bulunmakta. Kalıplarımız, suretlerimiz; dünyanın tozundan, dağından, kumundan, toprağından gelip yine ona dönmekte. İnsan insana ve mahlûkata sirayet etmekte. Beden, bizden öncekilerin tozu kepeğinden gelmekte ve bizden sonrakilerin hamuruna karışmak için bozuşup dağılmaktadır. Bu dünya ehli ile akrabayız.

İbn Arabî’nin Hayat Ağacı adlı kitabını okurken Kün Emrinin Harfleri bahsinde bu devr hakkında malumat verildiğini gördük. İbn Arabî, şöyle demektedir: “Ne vakit Âdem (a.s.) dâire-i vücûda nazar eyledi, her mevcûdu kevn dairesinde devr eylemekte buldu. Bu mevcûdâtın bir kısmı nârdan ve bir kısmı da tînden ve sonra bu daireyi kün kelimesinin sırları üzerinde nasıl devr eylediğini ve ne türlü devr taleb eylediğini ve ne haysiyyetle zuhûra geliverdiğini ve nasıl muhtelifu’l- eşkâl zuhûru tâlib olduğunu gördü. Çünkü her şey o dâireye rücû eder ve o, o dâire üzerinde cevvâl bir şekil alır. Hiçbir şey o dâireye rücû’dan zail ve o dâire ile cevvâle olmaktan hâlî olamaz” (İBN ARABÎ, 2010: 46). Hayat mevcudat içinde devr eylemektedir. Hiç bir şey zatımıza ait değildir. Mevcûdatımız biricik değildir. Terkiptir. Vücûd kalıptır. Varlığın kabuğudur. Hani bunun ilk sahıbı?

Bizim Anadolu’da İbn Arabî’nin devr dediği herc u merc, varlık harmanı akla hayâle gelmeyen ağızlardan hikmet olur dökülür. “Yer gök canlıdır” ifademizin benzerini bir deyişte, bir türküde bulabiliriz. Nitekim Âşık Veysel bir deyişinde şöyle diyivermiştir: “Yıllarca aradım kendi kendimi / Hiçbir türlü bulamadım ben beni / Hayâl mıyım ürüyâ mı bilinmez / Hiçbir türlü bulamadım ben beni * İnsan mıyım mahlûk muyum ot muyum / Ekilir biçilir bir nebat mıyım / Yoksa görünüşte bir sıfat mıyım / Hiçbir türlü bulamadım ben beni.” Veysel’in ikinci dörtlükteki ifadesi insanın maddi özünün tabiattaki varoluşla aynılığını işaret etmektedir. Yahya Kemal Beyatlı’nın Rindlerin Ölümü şiirinde de bu kavrayışın izlerini bulabiliriz: Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde / Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter / Ve serin serviler altında kalan kabrinde / Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter. Yahya Kemal, bu mısralarında ölümün bir son olmadığını, tam tersine başka mevcûdata toprak kılındığını söylemekte. Yani, ölsem bile gönül, seherde açan gül, gece şakıyan bülbül olup varlık harmanında mevcûdiyetine devam eder, demektedir. Büyük Doğu Dergisi’nin Ekim 1943 nüshasında Emin Ülgener’in Mansurun Sesi başlıklı bir şiiri şu mısralar ile başlar: “Mevsimi ekiyor toprağa / Sarı bahçelerden gelen kuş / Bir değirmenin ıslak kanatlarında / Zaman kurumuş.” Şair, bahçeye gelen kuşu, zamanı tasvir eden değirmen / çark yanında hareketli kılarak, mevsimi eken, tetikleyen eyleyici kılarak; varlık harmanı olan insana, âdemiyete zamandan daha şümullu bir rol vermektedir. Yûnus’un dertli dolabı, insanlık zamanını temsil eden çark- değirmenden başkası değildir: Benim adım dertli dolap / Suyum akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap / Derdim vardır inilerim.”

Hayat zahirde kanın akması ile son bulmaktadır. Vakt, hesap için kesilmektedir. Ancak bu ruhun cismanî olan ile ilgisinin kesilmesi ile ilgilidir. İnsan ölür, çürür, toprağa karışır. Rüzîgâr onu savurur. Lakin o belki bir nebâtatın varlık hücresine dönüşür, bir hayvanın besini, can vereni olur. Dünya binlerce yıldır topraktan gelen ve toprakta çözülen milyarlarca insanın eti, kanı, tozu, kepeği ile Âdem olmuştur. Bu nedenle ölüm çözülme gibi dursa bile, hakikatte bir eşikten geçişdir, hayatın bekâsıdır.

Bediüzzaman’ın da bu istikamette telaffuzları bulunmaktadır. Mektubat’ta Yirmidokuzuncu Mektubun Altıncı kısmında denilmiştir ki, “Benim dilim ölüm ile susturulsa; pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasılki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sünbül hayatını netice verir; bir taneye bedel, yüz tane vazife başına geçer. Öyle de; mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum!” (BEDİÜZZAMAN, tarihsiz: 424). Bediüzzaman, ölümle yeni hayatların yeşereceği varlık fikrini tekrarlar: “Mevcudat vücudlarıyla, hayatlarıyla nasıl ki o Hayy-ı Lâyemut’un hayatına ve o hayatın vücub-u vücuduna delalet ve şehadet ederler; öyle de: Mevtleriyle, zevalleriyle o hayatın bekasına, sermediyetine delalet eder ve şehadet ederler. Çünki mevcudat zevale gittikten sonra, arkalarında yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden gösteriyor ki; daimî bir zîhayat var ki, mütemadiyen cilve-i hayatı tazelendiriyor” (BEDİÜZZAMAN, tarihsiz: 240).

Anlaşılan o ki, maddenin canlılığı hakkında din ve sanat, bilim ve felsefenin kör bakışından farklı bir nazara sahiptir. İnsan, kendi dışındaki mahlûkatın şuursuz, hissiz, duyarsız, akılsız olduğu yargısına sahip olmakla hata ediyor. Emanet kendisine sunulduğunda alem içinde hiç bir mahlûkun bu güçlüğü- meşakkati üstlenmemesi, yalnızca cahil ve zalim olan insanın az bir dünya geçimliğine râm olması bunun kanıtı değil midir?

  • BEDİÜZZAMAN, Mektubat, Envar Neşriyat, tarihsiz
  • İBN ARABÎ, Varlık Ağacı, İz Yayıncılık, 2010
  • SCHIMMEL Annemarie, Peygamberâne Bir şair ve Filozof: Muhammed İkbal, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990


{2012, Poetik Haber}