
Mahalle Mektebi 83. Kez Kapılarını Okurlara Açtı
Konya’da yayımlanan hayat, edebiyat, kültür ve sanat dergisi Mahalle Mektebi 83. sayıya ulaştı. Merkezi Konya olsa da dergi, Türkiye’nin dört bir yanından tanınmış ve genç yazarları sayfalarında buluşturuyor. 2010 yılından bu yana yayın hayatını sürdüren dergi, özellikle şiir, öykü, deneme ve eleştiri türlerinde eserler yayımlayarak edebiyatseverlere hitap ediyor.
Kapak tasarımlarıyla dikkatleri üzerinde toplayan Mahalle Mektebi bu sayısında öykünün bugününü ve geleceğini soruşturuyor. Abdullah Kasay, Ahmet Melih Karauğuz Ali Necip Erdoğan, Emin Gürdamur Emine Acar, Fatma Nur Uysal Pınar, Mehmet Kahraman, Mukadder Gemici, Mustafa Başpınar, Özlem Metin, Safiye Gölbaşı, Sema Bayar, Şule Köklü, Zeynep Sayman günümüz Türk öykücülüğünün niteliği ve öykünün gelecekte nereye evrileceğine dair sorulara cevap veriyor. Abdullah Harmancı, Mehmet Kahraman, Mehtap Gül, Hüseyin Hakan, Tuğçe Öcal, Gülnur Aşçı öyküleriyle dergide yer alıyor. Bu sayının şairleri ise; Hasene Gün, Zeki Altın, Mehmet Akif Öztürk, Suavi Kemal Yazgıç, Ömer Korkmaz, Sevde Kayış.
Mahalle Mektebi’nin öne çıktığı alan ise düşünce yazıları. Dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da ilginç konulara yer veriyor. Peter Trawny Heidegger’ın Mirası: Dünyaya Fırlatıldık, Mustafa Furkan Özren Feride Fikret Apartmanı’ndan Batı Ufkuna Bakmak, Elif Can Tunçer Emaneti Bildin mi? M. Ali Özdoğan 1990’lardan Günümüze İslamcı Şiir Dilinin Dönüşümü, Musa Gündoğdu Çocuklarımıza Kudüs’ü Nasıl Anlatabiliriz? Ayşe Büşra Erkeç Yapay Zeka, “Yapay İnsan” Handikabı, Betül Albayrak “Sesin Dağın Ardında” Üzerine, M. Zeki Saka İnsan Gözdür -Tasavvuf Kültüründe Nazara, Bakmaya, Görmeye Dair – Kitabı Üzerine, Dilek Altundağ Eksik Parçalarla Örülü Bir Roman: En Uzağından Unutuşun, Ahmet Aksoy Hayal Satan Adamın Ardından, Hatice Kübra Karadeniz Kutsal Geyiğin Ölümü, Abdullah Kasay Sinemada Kudüs’e Bir Bakış ve Yakın Okumalar ile Emine Batar, Mukadder Gemici, Özay Erdem, Yunus Emre Aklıbaşında bu sayının düşünce alanında yazan isimleri.
Dergide kıyıda köşede kalmış kültürleri antropolojik ve sosyolojik analizler içeren gezi yazılarıyla tanıtan Âdem Üstün Çatalbaş, bu kez çok uzaklardan Arjantin’deki Gümüşiye Müslümanlarının izini sürüyor. Merve Yentürk ise renkli Habeşistan Etiyopya’yı kahve üzerinden anlatıyor. Ümit Savaş Taşkesen de Londra Günlükleri’nde bizi Londra’nın sokaklarında dolaştırıyor.
Zaman zaman düşünce yazılarıyla dergide gördüğümüz M. Ali Özdoğan ise 1990’lardan bugüne İslamcı, muhafazakâr geleneğin şiir dilindeki değişimi iktidar ve konformizm üzerinden okuyor. Yazıda oldukça ilginç saptamalar var. Yazı şiirde sağ geleneğin içine düştüğü kısır döngüyü ele alıyor. Dolayısıyla Özdoğan’ın tespit ettiği önemli noktaları ayrı bir haber başlığı altında ele almayı uygun gördük.
1990’lardan Günümüze İslamcı Şiir Dilinin Dönüşümü
M.Ali ÖZDOĞAN
Şiiri bir taş duvara mı tuğladan yapılmış bir duvara mı benzetmeli? İllaki şiiri bir duvara benzeteceksek bana göre şiir daha çok taş duvara benzemektedir. Tuğla hazır kalıbı ifade eder, işçiliği ve emeği azdır. Tuğlanın taşa göre özgünlüğü yoktur. O zaman şiiri bir taş duvara benzetirsek şair kelimeyi evirip çevirip bir şekilde ustanın taşı duvara yerleştirdiği gibi onu şiirinin içine monte edecektir. Küçüklü büyüklü taşlarla örülmüş, molozlarla desteklenmiş bir duvar yekpare görünecektir.
…..
Şiirini sözcüklerle ören şair hiçbir kelimeye burun kıvırmamalı, her kelime kendine şiir içinde özgün bir biçimde yer bulabilmelidir. Fakat burada şairi bekleyen şu tehlikeye de dikkat çekelim: farklı olmak adına anlamsız kelimelerle yığılmış, anlamsız dizeler bataklığına saplanıp kalmak.
….
1960-1980’ler arasının dindar muhafazakâr gençliğin şiirinde doğal olarak Necip Fazıl’ın fikir sancısı (çile) açıkça görülmektedir. Bu etki önce Sezai Karakoç, devamında İsmet Özel’e kaymıştır. Özel, “aynada iskeletini/ görmeye kadar varan kaç/kaç kişi var şunun şurasında?” sorusunu sorarken bireysel sancısını değil toplumsal duyarlılığın ürettiği bir yalnızlığın manzarasını çizmiştir. İsmet Özel’in “dünyaya alışan adam şiir yazamaz” ifadesini de aynı bağlamda değerlendirebiliriz. Özel’in dünyaya alışmak vurgusunu dünyadan içsel bir kopuş değil daha ziyade mevcut düzene karşı mücadeleci, antikapitalist bir konumlanış şeklinde yorumlamak mümkündür. Burada sözünü ettiğimiz her üç şairin dünyayla temas kurma biçimi 90’ların genç şairlerinin şiir dilinin ana omurgasını oluşturmuştur diyebiliriz. “Öz yurdunda garip, öz yurdunda parya olan ve yüz üstü çok sürünen Sakarya’yı ayağa kaldırma” amacındaki Necip Fazıl’ın Türkiye’nin iç meselelerine yoğunlaşan şiiri 1980 darbesi sonrasında ve 1990’larda İsmet Özel’den mülhem İslamcı muhalif bir dil ile bütünleşerek daha evrensel konulara yönelmiştir. Kapitalizmin ve Batılı liberal değerlerin Özal dönemiyle Türk toplumsal yapısında görünür hale gelmesi, 80’lerde Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, 1. Körfez Savaşı’yla Amerika’nın Irak’ı işgali ve Ortadoğu’da kurduğu tahakküm 90’ların şiir dilini sivriltmiştir. Ayrıca Sezai Karakoç’un medeniyet tasavvuru; 70’ler ve 80’lerdeki Edebiyat Dergisi ile Mavera dergisi ekibine mensup şairlerin, sözgelimi Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu gibi isimlerin ürettiği enerji 90’lara miras kalmıştır. Bu dönemdeki antikapitalist, antiemperyalist duruş Mevlana İdris Zengin’in şiirinde
İçinde yalan olmayan bir cümle söyle bana
İçinde amerika olmayan bir cümle söyle
İçinde zulüm olmayan bir cümle
İhtiyacım var buna” (Tarih Bitti)
mısralarıyla tecessüm etmiştir. Yine 90’ların sonuna doğru yayınladığı İlk Sözler kitabına Hüseyin Atlansoy Batıda Kan Var şiiriyle başlar. Atlansoy, Batı’nın İstanbul sokaklarına yansıyan görüntüsüne Yılbaşı mevzusuyla tepki gösterir. Şair, “Sahte ayin insanların yüzünü kesiyor” (Metropol-iten Şarkı) diyerek devamındaki şiire (Rutubet) sert bir giriş yapar:
“-Aspirin?/- Batıya inanmıyorum”. Batı’ya inanmayan Atlansoy, İyi Günler Anneanne şiirinde ise bir çelişkiyi, hayal kırıklığını dışa vurur:
“yok yok olur; dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.
kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa için ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya”.
2000’li yılların başından itibaren şiir dilindeki değişim gözle görülür hale geldi. Bu değişimin merkezlerinden birisi de edebiyat dergileriydi. O yıllarda Atlılar ve Kökler dergilerinin şiir üzerine tartışmacı, muhalif tutumuna diğer dergiler eşlik etmedi. Yayın hayatına başladığı günden bu yana kapağında iddialı sloganlara yer veren Yolcu dergisinin bile şiir dili yumuşamaya başladı. Kimse kimseye bulaşmak istemediğinden herkes kendi içine/işine yöneldi. Elbette siyasi atmosfer şiir iklimini doğrudan etkilemişti. Ak Parti iktidarından sonra Nevzat Akyar’ın ifade ettiği gibi dindar, muhafazakâr mahalle şairleri gerçeğin soğuk rüzgarını enselerinde hissetmekle kalmayıp damarlarındaki isyancı, itirazcı kanı bile isteye soğuttular. Dahası Himmet Karataş’ın dile getirdiği uğruna mücadele verilen değerlerin iktidara gelmiş olması şiirin muhteviyatını dönüştürmüştür. Karataş’a göre fikrin iktidarda olması şiirdeki kreşendoyu kaybettirmiştir. Sol sosyalist düşünceye mensup şairler, kendi dünya görüşlerine yakın bir iktidar olsa da olmasa da din ve dinle bağlantılı tali değerlere modası geçmiş 19. yüzyıl pozitivizminden aldığı ilhamla muhalefet eden şiirler yazdığından onların şiir dilinde keskin bir değişim göze çarpmadı. Çünkü onlar her hâlükârda muhalifti. Öte yandan sağ geleneğin şiirini besleyen eylemsellik iktidarla birlikte yerini rehavete bırakmıştır.
Hüseyin Atlansoy, Mehmet Aycı, Ali Ayçil, Ömer Erdem gibi o günün gençlerinin 2000 sonrasındaki şiiri içe dönmeye başladı. Zaten 2000’lerin başından beri Ahmet Edip Başaran, Suavi Kemal Yazgıç, Said Yavuz, İbrahim Tenekeci gibi isimlerin öne çıktığı dünya hayatıyla doğaya ait unsurlarla hesaplaşan bir şiir anlayışı hâlihazırda vardı. Bu şiir anlayışı edebiyat dergilerinin de katkısıyla genişlemeye başladı. Zira bu şiir dilinin şekillenmesinde edebiyat dergileri ve derginin yönetimindeki kişiler başat rol oynadı. Sözgelimi Tenekeci’nin mutfağında olduğu Kırkayak, Kırklar, İtibar dergileri ile bugüne gelindiğinde Muhit dergisinde daha içe dönük, dünya hayatının hayal kırıklığına göndermeler yapan, moderniteye tabiat unsurları üzerinden dokundurmalar yapan lirik şiirler baskın hale geldi. Ve nihayetinde yukarıda şiirlerinden örnekler verdiğimiz Hüseyin Atlansoy şiirlerinde bile ironi, iktidar eleştirisi gücünü kaybetti.
Şiir damarımızda her ne kadar Osman Konuk, Mustafa Uçurum, Âdem Turan, Ali Emre, Yaşar Akgül, Cevat Akkanat, Osman Özbahçe gibi dışa dönük muhalif coşkunluğunu vurgulayan şairler olagelse de internetin, sosyal medyanın gündelik hayatın içine girdiği yıllarda dindar muhafazakâr çevredeki şiir dilindeki boşluğu Tarık Tufan, İsmail Kılıçarslan, Güven Adıgüzel, Ahmet Murat gibi isimler 90’ların o keskin dilini arabeske düşme pahasına şiirlerinde romantize ettiler. Bu isimler, klasik kelimeleri kendi anlamlarından soyutlayarak, anlamı çarpıtarak avangart bir bakış açısıyla şaşırtıcı bağdaştırmalar üzerine şiiri inşa ettiler.
Duvarların yıkıldığı, sınırların kaldırıldığı, sloganların önemsizleştirildiği sosyal medya çağında sadece şiir dili değil şiir de (yazının girişinde yaptığımız benzetmeyle duvar) zayıfladı. Türkiye’de edebiyat ortamının genel görünümüne ilişkin yazısında kavga dergilerinin neden olmadığının cevabını arayan Mustafa Nurullah Celep bu sorunun cevabını postmodern zihne (zeitgeist) yeni bir dava bilincinin olmayışına; gruplara, topluluklara ayrışmış genel edebiyat ortamının yetenekleri körelten kalıplaşmış yapısına göndermeler yaparak cevaplamaktadır.
Gelinen noktada sosyal medya ile yeteri kadar yüzleşememiş Türk toplumunun karşısına yapay zekâ teknolojisi çıkmıştır. Postmodernizmin taşıyıcı kolonu dijital araçlar, insan yapımı ne varsa yıpratmaktadır. Bu bağlamda günümüz şiirini zayıflatan faktörlerden birisi de dijital medyadır. İslamcı muhalif dilin soyutlandığı aşk, özlem temalı lirik şiirler 1990’lardan kalsa da günümüzde sosyal ağların etkisiyle hatırı sayılır takipçi toplamayı başarmıştır. İlgilileri arasında muhafazakâr genç kızların ağırlıkta olduğu bu şiir dilinde mistik, dinsel, hikayemsi bir üslup göze çarpmaktadır. Dijital medya ister istemez popülizmi dayatmakta ve şair farkına varamadan popülist dile, kelimelere, kalıplara hapsolmaktadır.
Belirli kalıplar içinde yazılan divan şiirindeki mazmunlar, bu şiir türünün yazıldığı dönemin zengin dili ve şairlerinin sahip olduğu kelime hazinesinin sağladığı imkanlarla pekâlâ şiirin bir köşe taşına dönüşebilirken günümüz modern şiirinde (ya da yarı mistik modern şiirde) rayiha, umman, gül, bülbül, kirpik, nihavent, yağmur, asude, hazan, hüzzam gibi artık kullanılmaktan aşınmış kelimelerle, devrik cümlelerle şiiri kurmak şiirin gücünü zayıflatmaktadır. Dahası bu kelimeler, şiirde kalıplaşmış, katılaşmış tuğlalara benzemektedir. Şiirdeki derinliği Farsça kelime terkipleriyle sağlamaya yönelmek okuru yanıltmaktır. Farsça tamlamalarla örülmüş şiirleri görsel ve işitsel hale getirmek de şiiri kurtarmayacaktır.
Sosyal medya atmosferinde bu şiir tarzında imgenin yerini imaj almaktadır. Öyle ki şair, TV programında, internet mecralarında sunucuya karşı müzik eşliğinde şiirini okurken karşıdaki kişinin yüz ifadesine bakmakta. Şair alengirli mısralarla, Farsça tamlamalarla süslediği şiirinin gücünü sunucunun jest ve mimikleriyle ölçmekte. Sunucunun hayret ifadeleri, gülümsemeleri, kaşlarını kaldırıp gözünü açması haliyle şiirin kalite kıstası oluyor.
….
Popülizm insanın içine düşünce fark edemediği bir tuzaktır. Bir şair popülizme düşerse artık şiirin yörüngesinden çıkar. Günümüz şiir dilinin hapsolduğu şeylerden birisi de bu popülizmdir.
Nihayetinde her dönem kendi şiir dilini üretir. Ancak son dönem şiirimiz asıl motivasyonu olan varoluş kaygısından boşluğa sallanmaya başlamış hatta “tam düşerken tutunduğu tuğla” başına düşmek üzeredir. Popülizmin, dergi genel yayın yönetmenlerinin dünyaya karşı tasavvufi kırgınlıklarının (şiir beğenilerinin), iktidar konforunun gölgesinin düştüğü Türk şiiri bir sonraki dönemde kendini yenileyemeyebilir. Haliyle şiirimiz de aynı kelimeler etrafında kendini tekrar eder durur.












