ALİ CELEP
‘ADINI ANDIĞIM GÜNLER’
(Gökhan Akçiçek Şiiri Üzerine Bir Eleştirel Dipnot)
1.
Elimde Gökhan Akçiçek imzalı ‘Adını Andığım Günler’ adlı bir şiir kitabı var. 2020 yılında Edebiyat Ortamı Yayınları’ndan çıkmış kitap. Hepsi içten, kalpten, okurun gönlüne seslenen, duygusal düzeni okurun fıtratına ayarlı olacak türde kurulmuş şiirler. ‘Adını Andığım Günler’in altına ‘toplu şiirler-1’ alt başlığı düşürmüş Akçiçek. Kitabına yazdığı ön açıklamada, ‘toplu şiirler-2’nin yolda olduğu bilgisini paylaşmış. O kitapta bugüne kadar çocuklar için yazdığı şiirleri bir araya getirmeyi düşünmüş. Bundan anlaşılıyor ki ‘Adını Andığım Günler’deki şiirler yetişkinler için yazılmış. Burada yetişkinler için yazdığı şiirlerin hepsini bir araya getirmemiş şair. Daha önce yayımladığı ‘İnce Hüzünler Senfonisi’ (2001-2005), ‘Yakamıza İlişen Rüzgâr’ (2006-2010), ‘Patiska’ (2011-2016) adlı kitaplarından seçme yapmış. Bu seçmeye 2017-2020 yılları arasında yazdığı 27 şiiri eklemiş. Şiirleri arasında tercihler yapmış diyeceğim Akçiçek: Çocuk duyarlığı taşıyanlar ve yetişkinler için söylediği şiirler. Bu tercihi gönlün hilafına mantıktan yana yapmış görünüyor şair. Kendisi esasen bu ayrımı lüzumsuz görüyor. Şiir bahsinde çocuklar ve yetişkinler ayrımından daha önemli, şiirde ayrımsız buluşmanın değerine inanıyor. Akçiçek’in kitabı kurarken yaptığı tercihler sadece bu ayrımla ilgili değil. O, yaşadıklarıyla yazdıkları arasında işleyen süreci de tercihine mehaz alıyor. Yaşadıkları ve yazdıkları arasında (başından ya da gönlünden) neler geçtiyse, yaşadıklarından bazılarını unutmak ve yazdıklarından bazılarının altından imzasını çekmek gibi radikal kararlar alabiliyor. Şair yaşamının özge, yaşamın kendisinin bir bütün olduğu gerçeği dikkate alınırsa hiç kuşku yok bu çok acımasız bir yaklaşım olsa gerek. Nihayet dizelerini derin duygular içinde yaşayan bir şair Akçiçek. İnsanın çocukluk çağına tutunarak nefes alabilen bir şairin duygusal tercihler yapması bir şekilde anlaşılabilir. Okur katında mantık başka türlü işliyor kanımca. Çocuk gerçeğiyle yetişkin dünya çok kez birbirine karışır olur. Şairin unutmak istediği şeylerin okurun hatıralarına dokunan özler taşıması gibi araya kesin bir blokaj koyamadığımız anlar şiirsel zevkin iletiminde belirleyici olabiliyor. Şairin kaldırıp attığı duygusal bir düzen, şiirin kendine mahsus mantığı içinde okurun estetik zevkine hizmet eden bir yapı olarak karşılık bulabiliyor. Şiir şairin kendini öne sürmesidir. Şair yaşamın karanlık anlarıyla birlikte okurun aynasında kendini bir bütün olarak gerçekleştirebilir. Bana göre şiir bahsinde yapılan her ayrım ya da tercih, şair kişiliğinin kristalleşmesine manidir. Bana öyle geliyor ki Akçiçek şiir ve öz yaşamı arasındaki düzenin korunmasından yana bir poetik tavrı sahipleniyor. İç düzeninin korunması adına okurun kafasına kirden pastan ırak bir ayna yerleştirmek istiyor. Böylece okura nasıl görünmek istiyorsa öyle şiir yazıyor. Bu tercihine saygı duyarak şiirlerini okumaya çalışacağım.
2
Gökhan Akçiçek şiirinin bariz bir karakteri var. Bir defa lafı hiç uzatmıyor. Sözü kısa tutuyor diyeceğim. İkincisi kesin anlamdan yana sözü küçük dilimlere bölen bir konuşma formu bulmuş görünüyor. Böyle yapmakla doğrudan etkiyi amaçlıyor olmalı. Doğrudan etkiyi güçlendirmenin yolunu da bulmuş Akçiçek: Şiiri konuşma dilinde kurmak. Konuşma dilinin herkese açık belli normları vardır. O, bu normları hem anlamın doğru iletiminde hem de okurda doğacak etkinin kalıcı olması yolunda dolaşıma sokmayı biliyor. Böylece bir bakıma kolay okunan fakat eş zamanlı derin etkiler uyandıran bir yapı kurmayı başarıyor. Bu başarılı yapının benimsenmiş, yerleşik kurallarını dili en rafine, yalın ve anlaşılır biçimde, şiirin kendine mahsus değerinden ödün vermeden dolaşıma sokması onu iyi şairler katına çıkarıyor. Sözgelimi ‘İnce Hüzünler Senfonisi’ndeki ‘Misak-ı Milli Sokağı No:37’ adlı şiir epi topu dokuz dizede kurulmuş. Fakat kaidesi dört cümle. Meramını ifade etmesiyle iki cümleye iniyor şiir. Nihayet bir solukta bitiyor. Sonra bir solukta diyeceklerine bir ölçü getirmiş şair. Ölçüyü de dünkü şiirin rüzgârından almış. Dünkü şiirin duyguyu etkin bir biçimle okura ulaştırmada ses organizasyonundan el aldığının farkında olmalı ki bölüp parçaladığı ifadelere kısmi uyak uygulamış. Demek ki şiirin kurulumunda evvela belli standartların ya da kabul görmüş normların uygulanması halinde biçimsel planda dilin gerçekleşeceği bilgisi, apriori olarak şairde var görünüyor. Belli ki bundan dolayı kitabın arka sokağında kendisine doğuştan şair yakıştırması yapılmış olmalı. Ben öyle düşünmüyorum. Benim bildiğim iyi şairler çalışarak donanım kazanırlar. Akçiçek bilinçli çalışıyor. Neyi nasıl söyleyeceğini ölçüp biçerek şiirini kuruyor. Şiirin cebrine iyi çalışıyor diyeceğim özüyle. Şiirin cebrine sadece biçim yanıyla çalışmıyor o, içeriğin örgütlenmesine de ciddi kafa yoruyor. Kendi şiirinin içerik planında kurulumunda genelde iki yönlü bir tavrı iç içe işliyor. Birincisinde kişileştirme eğilimi, ikincisinde empatik bakış baskın görünüyor. Bu iki yönlü tavrı, işlemek istediği duygunun iletiminde başarıyla uyguluyor. O bunu duygunun adını koymadan veriyor ki şiirinin değeri daha çok burada doğuyor. Mumaileyh şiirde yalnızlık ve kavuşma arzusunun, pul ve zarf örneği üzerinden canlandırma ve kişileştirme tekniğiyle işlenişi, bence okurda esaslı bir duygudaşlık tabanı oluşturuyor. Şiiri olduğu gibi alıyorum:
‘Mektubundan ayrılan her pul / Dönmek ister yine / Adresine / Ama nafile / Yıllar sonra zarfıyla / Buluşsa bile / Kısa sürer sevinci / Değiştirilmiştir çünkü / Gideceği sokağın ismi’
Benzer duygudaşlık zemini ‘İpine Küsen Mandal’ adlı şiirinde de var. Böylece nesnelerle kurulan empatik ilişki, okurun şiir zevkini okşayan bir biçime evrilmekle kalmıyor, şairin meramına estetik bir hüviyet kazandırıyor. Nesneler adına konuşmayı üstüne almak, insanın var oluş pratiğine taze ve canlı duygular taşımak anlamına geliyor.
‘Balkon ipinde unutulan mandal / Bütün kış orada / Ne yapar / Benden söylemesi / Küçük bir mendil asın ona / Kabahati ipinde sanır sonra’

3
Zevkin iletimi açısından okunaklı, sıkmadan okunabilen şiirler yazıyor Gökhan Akçiçek. Onun şiirlerini okurken sıradan olduğu izlenimi uyandıran bir görüntünün, oldukça yalın ifade biçimleriyle iyi bir şiire dönüştüğü fark edilebilir. Bu görüntülere şiirsel bir nitelik kazandırmak, sözcüklere kişilik kazandırmaya adanmış bir ömrün ötesinde, bu yoldan bir şair kimliği inşa etmek anlamına da geliyor. Böylece bir gerçeği ya da bir doğruluğu şiir planında ifşa etmek, ancak şiirle algılanabilir bir yaşama dizini kurmakla kendini gerçekleştirmenin yöntemine dönüşüyor. Akçiçek’in başarısı şiirsel gerçekliği kurcalarken okur katında sade ve algılanabilir bir arka plan yaratmasından doğuyor. Fahiş ses tekrarlarına girmeden, aşırı benzetmelerin aldatıcılığına kapılmadan, bulanık melanjlara pirim vermeden, güncel yaşamda pek ayırdına varmadığımız, hatta önemsiz denilebilecek küçük bir nesnenin görüntüsünü, bazen kendi duygusal dünyasının açıklanmasında, bazen olağan bir doğa olayını kendi durumuyla eşitlemede, bazen de bilhassa aşk yalnızlık ve hüzün gibi sözcüklerin tanıttığı dünyanın anlaşılmasında paravan olarak kullanmadaki başarısı dikkat çekici seviyededir. Duyguların farklı açılardan tefsirinde ise tutarlı bir şairdir. ‘Unutulan Gömlek’teki tezgâhtar kızla, ‘Bir Kirpiğiniz Bile Değmedi Tenime’ adlı şiirindeki tezgâhtar kız ‘gömlek’ hatırlatmasıyla, el değmemiş temiz duyguların yeniden dolaşıma sokulmasında buluşabiliyor. Bu tip buluşmalar onun şiirinde hoş bir duygu düzeni kuruyor. Böylece aşk sözcüğü kullanılmadan aşkın nefes aldığı bir ortamda bulabiliyoruz kendimizi. Akçiçek buna benzer duygusal kompozisyonları yaratmanın ustasıdır.
‘Tezgâhtar kızın dokunuşunu
Ne çok özledi düğmelerim’
‘Boşuna ummuşum buluşur diye sesimiz
Tezgâhtar kızın gülümseyen yüzünde’
Bütün olarak Gökhan Akçiçek şiirinin, sözcükleri usulünce okuyup incelediğimizde, doğayla içli dışlı bir kuruluma önem verdiğini görüyoruz. Şiirle meramını anlatırken doğadan yardım almak, türlü çiçeklere, ağaçlara nefes aldırmak, bunları deniz ve rüzgârla diyaloga sokmak suretiyle duygusal iletiye derinlik kazandırmak, böylece ruhsal bir büyümenin yolunu araştırmak, onun şiirinin genel çizgisini verir.
‘Sustuğun saatlerde nilüferler uyuyor
Ve ilk kokusunu salıyor rüzgâra
Acemi bir narçiçeği’
‘Sen farkında değilsin belki
Ellerin büyütüyor bir denizi’
Öte yandan gövdesiyle çok ilgili bir şair Akçiçek. Bir bakıma sadece görsel değil fakat daha çok dokunsal bir şiirle ilgileniyor da diyebiliriz. Başta yüz ve elleri olmak üzere gövdesini şekillendiren hemen her unsura kişilik katmakla kalmıyor, gövdesiyle doğayı eşitleme yolundan yaşadıklarını yorumlamaya çalıştığını görebiliyoruz. Ayrıca her şeyden yaşama, başta kendi yaşamına insani bir öz taşımak, temas ettiği her şeyi, nesneleri bile canlandırıp insanileştirmek, böylece şiirsel gerçeğe veya doğruluğa hümanist bir dinamizm kazandırmak onun konuşma yöntemi olmuş gibidir. Öyle anlaşılıyor ki o duygusal özü çok yoğun bir yaşamak şarkısı söylemek istiyor. Bu şarkıyı en dokunaklı söylemek için her yolu deniyor. Akçiçek hemen bütün şiirlerinde bu şarkının varyantlarını deniyor. Bu meyanda onun esasen tek bir şiiri yazdığı söylenebilir. Bunu anlamak için sadece şiir başlıkları bile bizi açık bir fikre ulaştırır. Aşağıya kısa bir kesit alıyorum:
‘Parmaklarınla dokunabildiğin
Uzaklıkta
Sürüyor sessizliği
O karanfilin
İyi ki
Dudaklarının yaraladığı sözcüklerin
Bahara kalacak bir öyküsü var
İyi ki
Bir yaprak sonrası sesin…’

4
Gökhan Akçiçek için ‘soy gözlem şairi’ tabirini kullanmak yanlış olmaz sanırım. Duyarlılığını sadece doğadan ve ince duygulardan yana geliştirmekle yetinmemiş fakat zaman ve mekânla kayıtlı birçok öğeyi küçük saptamalarla hayal dünyasına taşıyarak şiirde kendine mahsus bir evren kurmayı başarmıştır. Bu evrende başta yakınları olmak üzere insanın var oluş pratiğine güzellik özü katan herkese ve her şeye yer vardır. O çok dokunaklı fakat çocukluk rüyalarını zenginleştiren anne, baba ve oğul motifli şiirler kaleme aldığı gibi, tanış olduğu dostlarını onurlandıran şiirler de yazmıştır. Onun şiirlerinde ‘burnunu koluna silen çocuklar’ da boy gösterir, ‘kar üstünde ekmek bekleyen enikler’ de ses verir. Bir yanda saf aşkın terennümünü de duyarsınız, öte yanda soluğunuzu taşıyan rüzgârın konuğu da olabilirsiniz. İronik bir sesle bıyık altından gülüp 27 Mayıs İhtilali’ni tezgâhlayan bir babayla tezgâhtar kızı Dantevari hislerle yorumlayan delikanlıyı birkaç şiir arayla görebilirsiniz. Rüzgârla dolu bir gömlek sizi çocukluğunuzdan alıp kendi çocuklarınızla içten bir sohbet ortamına götürebilir. Babaya duyulan özlem, yaşamın kabul edilmesi zor bir gerçeği olan ölüm duygusu yedeğinde sizi şiir tadında doğumlara gebe bırakabilir. (‘Benim de bir oğlum oldu baba şiir tadında’) Şiiri oğul formunda yakılmış bir türkü olarak da kurabilirsiniz, sevgisi cömertçe çevresini kuşatan kalbi kırık bir annenin hıçkırığı olarak da okuyabilirsiniz. Var oluşun estetik bir kanalda bazen ince bir hüzünle bazen de coşkulu bir yaşama sevinciyle bir kuşaktan diğerine aktığı, şairin anne ve babasından kendi oğullarına, Selçuk Küpçük ve Muammer Yavaş gibi kimi şair arkadaşlarından, esin aldığı nice sanat erbabını muhabbetle kucaklayan bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Böylece gelenekten gelen sesin çağdaş bir formda kâğıt üzerinden insan yüreğine doğru yayıldığı kısa mükemmel şiirler okumanın zevkini yaşayabilirsiniz. Bana öyle geliyor ki Gökhan Akçiçek, teknik anlamda değil de başka bir yönden, belki şiirin vaat ettikleri bakımından Gülten Akın yolundan el alarak, okurun ‘durup ince şeyleri’ daha derinlikli anlayabileceği alacalıklar edinmesi, bu şu demektir ki, kendi var oluşunu daha estetik bir tarzda gerçekleştirebileceği bir atmosfer oluşturma derdiyle şiir yazıyor. Bu havada etik, estetiğin bir şubesi gibi çalışıyor. Değerler, kültürel fazda anne ve baba üzerinden dolaşıma sokulduğu gibi, doğanın insan ruhunun derinliklerini dolayımsız ve beklentisiz saflıkla teyellediği yerlerde kendini gösterir. Biraz düzyazı çevresinde dolaşsa da realiteyi gerçek üstü bir atmosferde yorumlamasıyla özgün bir imaj elde etmeyi başaran, kültürün ‘anne’ temi üzerinden temsiline iki örnek:
‘Bir memesini eksik emdim / Annemin / Bu yüzden yarımdır / Tüm heveslerim’
‘Komşusundan ödünç aldığı / Bir bardak toz şekeri / Geri verirken / En ince ve büyük bardağı seçen / Annem / Kurusun diye güneşe astığı / Saçlarını / Parmaklarına sinen / O sessizlikle / Örerdi bazen’
5
Duyguların iletiminde doğayı bir dekor olarak kullanan Akçiçek, bazen doğrudan pastoral özü açık şiirler de veriyor. Haiku etkisine benzer, sıkıştırılmış bir yapıda kurulmuş bu tip şiirlerinde doğadan devşirdiği duyarlık, nihai anlamda hümanist bir sistemi canlandırmak üzere geliştirilmiştir. Canlandırma tekniği ise onun bütün şiirinin yapısal niteliğidir. Okurla bu denli dinamik bir ilişki kurmayı başarmasında, sadece bu teknikle kendini sınırlamaması, sözcükleri, şiirin bütün anlamına ‘gentle’ ruhu katmak üzere, estetik bir formda örgütlemesi etkili olmuştur. Kısaca sözcüklerin diğer sözcüklerle ilişkisi daha kesin anlamı edinmek, böylece doğanın gösterdiği ile insanın doğasının bütünleştiği bir ses perdesi, bir şiir sesi, bir söylem gücü oluşmuştur. Onun şiirindeki sözcükler, ister doğa, ister insan yaşamı olsun, bu dünyadaki en küçük şey de olsa, oldukça duyarlı bir dizgede kesin ifadelerine kavuşurlar.
‘Kapısı açık avlulara / Düşüyor gün ışığı / Yağmurların ardından / Yer değiştiriyor / Çatıda güvercinler / Yaprak, indiriyor / Su sesini / Usulca kucağından..’
‘Her şey geç kalacak bana / Bu şiiri okuyan / Yağmuru, çiçeği, rüzgârı dünyanın / Bebeklerin Uykusu / Geç kalacak bana / Zamanı yıkayan su..’
‘Bak, ısınıyor dalında / Limon çiçeği / Ihlamur, can eriği / Itır, yasemin / Kuşlar dönüyor / Şehrimize / Bir yaprağı daha düşüyor / Takvimlerin’
Şairin kişiliğini zenginleştirme yollarına, bir başka deyişle, şiirle kendini gerçekleştirme sürecinde sığındığı korunaklara da örnek verelim. Değil mi ki şiir, bir takım ölçülere, çarpıcı uyaklara, dip kuyu ritimlere, tek ya da çok katmanlı anlam ilişkilerine, zahirde ve batında sıralanmış görüntülere bir tür fıtrat aşısı yapmaktır, dahası kodlanmış bu teknik yapılara bir bütün olarak ‘kendin özü’ katmaktır, Akçiçek de şiirini şahsiyetinin sadece bir parçası değil bir bütün olarak yansıması olarak kurmaya çalışmış, bu demektir ki nefsini bu yoldan arındırmanın, dünyevi kirlerden korumanın bir mazereti kılmıştır.
‘Gül, sevaptır!
Gülüşün,
Bu ülkenin en güzel yeri’
‘Şiirim
Yakışsın da dilime
İsterse yürümesin
Kafiyesi’
‘Şiirler yazdığıma
Bakmayın siz
Yanar hala dudaklarım
‘Baba’ derken’
Gökhan Akçiçek şiiri Orhan Veli’den Ziya Osman Saba’ya, Cahit Külebi’den Can Yücel’e, Gülten Akın’dan İbrahim Tenekeci’ye, Türk şiirinin birçok farklı ismiyle kurduğu etkileşimle, hem şiirin teknik kurulumu hem de konum attığı temler ve onları işleyiş tarzıyla bir bakıma akraba fakat başka bir açıdan kendine mahsus lirik bir düzen getirmiştir. Başta çocukluk devleti olmak üzere, kişisel yaşamını tamamlayan ve anlamlandıran aşk, doğa, aile olmak üzere insan ve dünya ilişkisi fazında geliştirip büyüttüğü şiirsel duyarlık düzeyi bugünden yarına kalıcı izler bırakacak zenginliktedir. O, şiirinde geyikler gezdirmek isteyen bir şairdir. Dünyaya aşk gözüyle bakan bir şiir derdindedir. Ten, yara, gül, rüzgâr, deniz, yağmur, yaprak, anne, çocuk vs gibi diline pelesenk olmuş onca sözcüklere karşın, şiirde özgün bir ses modeli geliştirmeyi başarmıştır. Şiiriyle kişiliğini, giderek yaşama biçimini öyle iç içe temiz, yalın biçem bir tutumla Hak vezninde kaynaştırmıştır ki, ortaya çıkan estetik bağlam, bu topraklarda yaşayan herkesi ilgilendirecek soydan bir dizgeye ulaşmıştır. Dönüp dolaşıp okunacak, yarına kalacak kıratta birçok kısa mükemmel lirikler yazmıştır. Bu lirikler hemen her vakit kadirşinas bir tutumla, hemen her yerde aşk ve vefa vezninde dolaşımdadır. Bahusus annesi, babası, ağabeyi, ablası, aşkı, arkadaşları, yaşadığı ortamı, doğasıyla ve ruhuyla aynı cümlenin içinde şairin bir parçası olarak nefes alır. Akçiçek kendine mahsus ince bir yaklaşımla ele aldığı her şeye hem kişilik kazandırmada, hem kişiliğini onlara tanıtmada ustalaşmış gibidir. ‘Annesini Büyüten Kızlar Şiiri’nden ‘Emeğin Türküsü’ne, ‘Olmayan Ablam İçin Şiir’den ‘Olmayan Abim İçin Şiir’e burada adını anmadığım onlarca şiiri, hesapsız retorik etkiyle şair kişiliğinin iç içe geçtiği, okuyana dolayımsız duygular yaşatan niteliktedir. O, sözcüklerin kardeşliğini insanın var oluş pratiğine dönüştürmeyi başarmış şiirlerin çocuğudur. Bu yaşadıkları, en az yaşayamadıkları kadar çok olan şaire ilişkin sözlerimizi, nitelik ve güzelliğin aynı nehirde yıkandığı hoş alıntılarla bitirelim:
‘Bana bir abla yap anne / Kaderi benzemesin ilkine’
‘Ellerini işte unuturdu bazen / Hatırlatırdı / Ekmeğin ucundaki parmak oyuğu / Hemen / Nasılsa geçer pas lekesi / Yeter ki gelmesin aklına / Bir çocuğun / Eksik Öpücükleri’
‘Aynı cümle içinde geçerse / Kuş ile kafes / Pencereleri açın / Çocuklar / Bu birinci ders’
















