ALİ CELEP
HÜSEYİN PEKER ŞİİRİ – 9
Bana öyle geliyor ki bir şiir yazılıp bittikten sonra iki farklı sonuç doğuyor veya iki ayrı süreç başlıyor. Birincisi, şiirin sahibinin vardığı sonuç veya başlattığı süreç; ikincisi, okurun başlattığı süreç veya ulaştığı sonuç. Başlayan süreçlerin ya da varılan sonuçların farklılığı, şairin zihniyle okurun zihninin işleyiş biçiminden, şiire yaklaşım sürecinde zihne etki eden dünyaların farkından doğuyor. Öte yandan şiir yazmadan önceki şairin dünyasıyla, şiir okumadan önceki okurun dünyasında olup bitenler, şairin muradıyla okurun anladığı arasında doğan boşluk ve şiirin, sahibinden koptuktan sonra şiir kalarak yaşadıkları düşünülürse, oldukça karmaşık ve ilk bakışta anlaşılması güç bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Bu gerçekliğin şiire özgü (nevi şahsına münhasır) bir yanı olduğu ise hem şairin hem de okurun, iyi niyetleriyle süreç okuma bilinci arasında kurdukları bağlantılarda açığa çıkması umulur. Okur katında, şairin muradından çok başka sonuçlara varmak şiiri zayi etmeyeceği gibi, şairi de hayal kırıklığına uğratmaz. Bu sözleri durup boş yere söylemiş olmayayım. Bir sebebi var. Bazı eleştirmenler inceledikleri şiirde doğru yargılara ulaşma adına sahibinden kopya veya ipucu almayı önemserler. Tutarlı sonuçlara varmak veya kendilerince şiiri doğru okumanın sağlamasını yapmak isterler. Böylece bir taşla iki kuş vurmanın hazzını yaşamak isterler. Hem şairi memnun etmiş olurlar hem de kendileri namına şiirin muradına nail olmanın tadını almış olurlar. Böyle sağlam ve tutarlı vargılar doğrusu beni pek ilgilendirmez. Zaten bugüne dek şiirde illaki bir yargıya ulaşmak, hele ki kesenkes doğru bir sonuç elde etmek gibi bir tutumum olmadı, olmayacak sanırım bundan sonra da. Ben şiirin içinde, şiirin tanıdığı özgürlük sınırları içinde, hatta çok kez bu sınırları aşarak düşünce örgüsünü örmekten yanayım. Böylesi bir çalışma belki şiirin sahibini memnun etmeyebilir. Fakat çalışma başka bir bağlamda yeni açılımlara zemin hazırlayan zenginlikte ise, okurun zihniyle şairin ufku arasındaki çatışma, tıpkı şiirin içindeki içerik form kapışması gibi, sonunda şiirin kazandığı bereketli sonuçlara yol açabilir. Bakıyorum da Hüseyin Peker şiiri, böyle bereketli okumalara açık bir yapı getiriyor okura. Belki şairin ufkundan uzaklaşıyorum çok kez fakat şiirin örtük ya da açık getirdiği imajlar üzerinden okuma zenginliğini anlamlı kılan sonuçlara da varmış oluyorum kendimce. İyi bir şiirin bir görevi varsa, bu görev, okura yeni yaşam alanları açması değil midir? Şair, okurun bu yeni yerinde yaşamak istemese bile? Sözgelimi Peker’in ‘Ses Salkımları’ adlı ödül görmüş şiir kitabında bir alt başlık var: ‘Yaşam Boşlukları’. Şiir ‘Yıl 2080, yaşamaktan dişim ağrımış’ diye başlıyor kendini kurmaya. Belli ki düşsel fazda daha çok yaşama arzusu kaplamış içini. Fakat yaşamaktan dişinin ağrımasından anlaşılıyor ki bir yandan canını acıtan şeyler de peşini bırakmıyor. Yaşamaktan sebep diş ağrısı hem ironik hem absürt. İkisi de yaşamda var ayrı bahis. Peşi sıra gelen dizede bir masanın altında konumlamış kendini şair. Masanın örtüsünü sel suları kaldırmış. Evin duvarları dökülmüş. Demek ev bir felaketin içinden geçmiş. Bir sonraki dizede deprem olduğunu görüyoruz. Masanın altına sığınmış anlatıcıya bakılırsa deprem esnasında yaşadığı psikolojik sarsıntıyla yeryüzü sarsıntısı arasında bir iç konuşma söz konusu. Ses salkımları da yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya doğru uzayan, ‘kimse var mı’ yinelemelerinin sembolü yapılmış. Öyküleme tekniğiyle düzyazıda kuşatılmış bu şiirde depremle yaşam arasında ve anlatıcının yaşantı adacıkları arasında, bir başka boyutta şairin çocukluk yıllarından onu şiire hazırlayan koşullara, tanıdığı şairlere ilişkin izlenimlerden şiir ve yaşam görüşüne, ölüm duygusundan yaşam sevincine, gerçekle düş arasında gidip gelen görüntüler eşliğinde, uzak geleceklerle anlatıcın uzak geçmişleri arasında beşik gibi sallanan şimdiki zamanı hissedebiliyoruz. Belli ki masanın altında ölüm tehlikesinden korunmak isteyen anlatıcı, yaşama hevesle tutunma adına o anda aklından geçen ne varsa döktürmüş. Bu uzun şiir, başka bir açıdan, en çok ölme arzusunun en çok yaşama aşkı anlamına da gelebileceğini son parçada kanıtlamak ister gibidir. Öyle anlaşılıyor ki Hüseyin Peker şiiri de koruyanlar soyuna katmış. Masa, yelek, ceket gibi kendi şiirini de içini konuşturmanın koruyucu bahanesi yapmış. Bu kalp birliğine davet eden konuşmaya ünlü şairlerden çocukluk anılarına, anne ve babasından okuduğu romanlara, filozoflara varıncaya kadar düşsel malzeme yapmış. Edip Cansever’in masanın üstüne sürekli koyduğu şeyler gibi, Peker de masanın altına yığmış aklına gelen her şeyi.
‘İyi kitaplar okudum, iyi şiirler kurdum
Ört ört üstümü masa, bas üstüme hiç olmazsa
Aynısefa bitkisinin dilinden’
‘Yaşadığımız yanlış günleri anlatsın, öğretmenin biri
Tatlı sularda görünme, bir balık olmanın büyüsü işte
Yaşadık fakat ölmedik, günlerin patlayan gün aralarında
Bizi koruyan masa, iki pervaz bulundu her seferinde
Ört ört üstümü, elindeki kirli bezle
Ört ört, uyuyacağım; ölmek istemiyorum bu beyaz lekeyle
Ört ki gizleneyim, son depremin toprak içlerine’
Şiir depremde ölme veya depremden sağ çıkma olasılığı ile yaşam içindeki iniş çıkışlar arasında ironik bağdaştırmalar arasında, çocukluk imparatorluğundan doğan anılarla 2090 yılında okunma ihtimali arasında, evlilikten ölümsüzlük zanaatına, şairlerden yaşadığı gerçeklere, gerçeklerden düşlere, unuttuklarını hatırlatan her şeye bir masal atmosferi vermiş. Kendini yaşlanmayan bir duman olarak tanıtmasına bakılırsa, şiir, deprem deneyimi üzerinden, yaşamaktan bıkmayan bir adamın dünyasına açılan, düşsellikle gerçekliğin iç içe geçtiği, kristalle sembollenmiş bir tür aydınlanma anlarının ürünü olarak okunabilir.
Bütün bu tespitlerimin belki hiçbirinin şairin zihninde bir karşılığı yoktur. Şairin vaat ettiği ufukla okurun vardığı sonuçlar tetabuk halinde olmayabilir. Kendi yazdığını okumayan bir şairle kendi okuduğunu yazamayan bir okur arasında bir diyalog düşünün. Sonuç iki taraf açısından şaşırtıcı olacaktır. Bu eleştirel dipnotta olduğu gibi. Fakat bu, şairin dünyalarını tanıma adına, tıpkı eş seçiminde yaşanacak yanılgılar gibi şiiri anlama yolunda böylesi girişimlerin değerine gölge düşürmez.
Bir dahaki yazımızda Hüseyin Peker’deki dünyaları daha yakından tanımaya devam edeceğiz.













Kutluyorum sizi değerli arkadaşım. Saygıla…