AYDIN UZKAN
MODERN LABİRENTİN İNZİVASI
Absürt, hızlı ve kaotik bir dünyada yaşıyoruz Her karakter kendi içinde başka bir labirentin içinde. İnsanın kendini bile terk ettiği bir yolculuk bu. Kimisi yolunu, kimisi menzilini kimisi yönünü kaybetmiş halde.
Yönünü kaybeden insan, sadece bir koordinat hatasının kurbanı değil, kendi varoluşsal haritasının mürekkebi dağılmış bir yolcusudur. Bu kayboluş, bireyi topluma bağlayan o görünmez çelik halat olan gelenek, inanç ve ortak ülkülerin paslanıp kopmasıyla başlıyor.
Artık “biz”in sıcak korumasından çıkan insan, modernitenin buz gibi ikliminde, elinde feneri sönmüş bir halde kalakalıyor. Bu bir mekân kaybı değil, bir anlam tutulmasıdır.
Yönünü kaybeden insan, çoğu zaman güçlü görünür. Gülümser, konuşur, hatta yol tarif eder başkalarına. Ama içinde, haritası yanmış bir gezgin gibi dolaşır. Ne geri dönebilecek bir evi vardır, ne de varacağı bir menzil.
Yön kaybı, aynı zamanda benliğin kendi iç sesine yabancılaşmasıdır. İnsan, dış dünyadan gelen başarı, hız, güzellik ve tüketim gibi binlerce komutu, kendi arzusu sanmaya başladığında pusulası sapmaya başlar. İçsel bir pusula, ancak sessizlikte ve hakikatle temas ettiğinde kuzeyi gösterir. Oysa modern gürültü, bu hassas iğneyi sürekli bir titreme nöbetine hapseder. Kendi yankısını duyamayan insan, başkalarının bağırışlarını kendi şarkısı zanneder.
Modern insanın yönsüzlüğü, cam binaların yansımasında kendi yüzünü tanıyamayan, kalabalık caddelerde omuz omuza yürürken kimseye değmeyen insanın ritmidir. Ayakları betona basar ama toprağı hissetmez. Gözleri ekrana bakar ama ufku görmez. Şehir, onun için bir yuva değil, sadece bir duraklar silsilesidir. Evinden işine, işinden markete giderken çizdiği o rutin rota, aslında ruhunun yerinde sayışının fiziksel bir kanıtıdır.
Yönünü kaybeden insan, denizin ortasında dümensiz kalmış bir sandala benzer… Dalgalar üzerine geldikçe batmaz, ama hiçbir kıyıya da yanaşamaz. Gökyüzü bir rehber olmaktan çıkmış, sadece bir dekor haline gelmiştir. Onun için “yukarısı” artık sonsuzluk değil, ulaşılamayan bir tavan, “aşağısı” ise bir zemin değil, dipsiz bir kuyu halini almıştır.
Modern insan, yönünü tayin etmek için teknolojiye sığınır. GPS cihazları ona sokağın adını söyler ama o sokakta neden yürüdüğünü söyleyemez. Bu teknik rehberlik, insanın sezgilerini ve doğayla olan kadim bağını köreltir. Somut bir cihazın hatasızlığına duyulan güven, insanın kendi kalbine duyduğu şüpheyi derinleştirir. Rehber dışarıda oldukça, içerideki karanlık daha da koyulaşır.
Yönünü kaybeden insan, modern çağın en trajik kahramanıdır. Ancak bu kayboluş, aynı zamanda büyük bir imkândır. Çünkü ancak tamamen kaybolan kişi, haritaların yalan olduğunu anlayabilir.
Pusula kırılmış, yıldızlar bulutlanmış olabilir; fakat insanın yürüme istenci, en karanlık ormanda bile kendi patikasını açacak kadar güçlüdür. Varmak değil, yolda olmak, bulmak değil, aramak tek gerçek yöndür.
Yönünü kaybetmek, her zaman bir son değildir. Bazen bu, eski yolların artık sana ait olmadığını gösterir. Kaybolmak, yeni bir yönün eşiğidir. Çünkü insan, en çok kaybolduğunda aramaya başlar kendini.














