AYDIN UZKAN
YAŞAMAYI KAÇIRMAK
İnsan bazen yaşamadığı anı biriktirir, bir kumbara gibi. İçine atılmayan kahkahalar, söylenmeyen cümleler, yarım kalan bakışlar… Kumbara ağırlaşır, ama içinden ses gelmez. Sessizlik, en pahalı madeni paradır.
Yaşamayı kaçırmak, büyük bir gürültüyle olmaz. Çoğu zaman fark edilmeden olur. Büyük kırılmalarla, yüksek sesli pişmanlıklarla değil; küçük ertelemelerle, “sonra” diye geçiştirilen anlarla yerleşir hayata.
İnsan, yaşamadığını sandığı şeylerin eksikliğini değil, alışkanlığını taşır üzerinde. Günler geçer, takvim değişir ama içimizdeki saat hep aynı dakikada takılı kalır. Perdeler kapalı durur hep ve karanlık, evcil bir hayvana dönüşür
Bir kez olsun kalbiyle randevulaşamaz insan. Hep “yarın” der ama yarınlar kalabalık olur. Takvim yaprakları döküldükçe hafifler anıları. Uçurtmalar iplerinden utanıp gökyüzünü terk eder. Zihinlerde devasa bir meydan var ama hiç miting yapılmaz.
Hızlanmak bir meziyet gibi sunulur; durmak ise neredeyse kusur sayılır. Oysa insan, her hızlandığında kendinden biraz daha uzaklaşır. Yapılacaklar listesi uzadıkça yaşanacaklar kısalır. Bir gün dönüp baktığımızda, tamamlanan işler vardır belki ama tamamlanmamış duygular, yarım bırakılmış hevesler daha ağır gelir.
Sesler bir çekmeceye kapanır, kahkahalar buruşuk mendiller olur. Dokunulamayan her an, avuçlara kor bırakır. Dil, kilidini çok seven suskun bir anahtar olur. Hatıralar paslanır, sesler ise dokunulunca dağılan buzdan heykellere dönüşür.
İnsan yaşadığını, ancak iz bırakınca anlar. Kalpte bir iz, zihinde bir çatlak, hatta bazen bir pişmanlık… Hepsi yaşamın kanıtıdır. Yaşamayı kaçırmamak, hatasız olmak değil; dokunmaktan vazgeçmemektir.
Modern hayat, kaçırmayı kolaylaştırır. İnsan, acıdan kaçarken sevinci de aynı kapının önünde bırakır. Böylece hayat, uzaktan izlenen bir manzaraya dönüşür: güzel ama dokunulmaz. O manzara değişir, mevsimler geçer; insan hep aynı pencereden bakar.
En tehlikelisi, bu kaçırma hâlinin normalleşmesidir. “Zaten böyle” demek, en büyük vazgeçiştir. Kalp alışır, ruh sessizleşir. İnsan yaşamayı değil, yaşamış gibi yapmayı öğrenir. Gülüşler yerli yerindedir, cümleler düzgündür ama içten içe bir eksiklik sürekli kendini hatırlatır.
Yaşamayı kaçırdığını fark eden insan, aslında yaşamaya en yakın noktadadır. Çünkü farkındalık, durgun suya düşen ilk taştır. O an geçmişin ağırlığı değil, bugünün sorumluluğu belirir: “Buradayım ve hâlâ seçim yapabilirim.” Bu düşünce ürkütücüdür; ama aynı zamanda özgürleştirir. İnsan, kader sandığı birçok şeyin alışkanlıktan ibaret olduğunu o zaman anlar.
Yine de yaşamayı kaçırmak, geri dönülmez bir durum değildir. Fark etmek, başlı başına bir başlangıçtır. Küçük bir adım, ertelenmemiş bir karar, bastırılmamış bir his… Hayat, çoğu zaman kaldığı yerden devam etmeye razıdır. Yeter ki insan, seyirci koltuğundan kalkıp sahneye çıkmayı göze alsın. Çünkü yaşamak, kusursuz olmak değil; anda olmakla başlar.












