Ana Sayfa Hikâye Yazıları Çiğdem Çandar’ın İki Hikâyesi Üzerine Yazdık…

Çiğdem Çandar’ın İki Hikâyesi Üzerine Yazdık…

60
0

ÇİĞDEM ÇANDAR’DAN İKİ HİKÂYE

KENDİNİ KEŞİF

Sessizliğin yapışkan kıvamlı harcıyla birbiri üstüne çıkmış hüzün tuğlalarından oluşan buhran kokulu evinin balkonundan gökyüzünü izliyordu Oliver.  Balkonun zeminine serilmiş olan eski kilimin üzerine oturmuş, sırtını duvara dayamıştı. Dizleri kendine ‘Yalnız değilsin!’ iletisini verebilmek istercesine karnına çekilmiş haldeydi. Aslında ne kadar çaresiz gibi görünüyor olsa da tanıyordu kendini. İçindeki cevapları daha sorular sorulmadan serebilirdi. Olgunlaştığı için mi yaşıyordu başına gelenleri; yoksa yaşadıkları mıydı onu olgunlaştıran? Belki de hastaydı. Oliver’a fikri sorulsa söyleyiverecekti hastalığını ancak kimse ona fikrini sormuyordu. Bir hastalığı varsa bunun adı ‘Farkındalık Hastalığı’ olmalıydı. Öyle bir iletti ki bu, insanı hem kemirir hem de mahkûm ederdi acıya. İnsanların dillerinden dökülenlerle kalplerinden geçenlerin zıtlığında boğulurdu çoğu zaman. Eğreti otu gibiydi aslında. Anormal normallerin anormal diye etiketledikleri normallerden olabilirdi olsa olsa. Bu düşünceleri kilimin deseni gibi geziniyordu ruhunda. Kendi başlarına anlamsız şekillerin bir araya gelip motifleri; motiflerinse bir âhenk içinde bir kilim şarkısında dans edişleri gibiydi düşünceleri…

En sevdiği yere yöneltti bakışlarını: Gökyüzüne. Yıldızlar, gezegenler, Güneş ve Ay! Nasıl da tesir ediyorlardı zihnine. Gökyüzünün koyu lacivert fonunda ışıldayan parlak yıldızlar… Bir uyum içinde dağılışları ve boşluktaki tutunuşları…

Oliver kalbini yokladı aniden ve söylenmeye başladı kendisine:

– Yine daldın düşüncelere ve hayallere. Ayakların yere bassın, sen Oliver’sın. Yaşadıkların ve hak ettiklerin bu kadar. Bunca olumsuz anıya layık görüldüğüne göre ne bekleyebiliriz ki kendinden? Bataklığın içinde bir zambak mı açar zannediyorsun?

Oliver’ın bedeni olması gerektiği gibi kasılmış ve huzursuzlaşmıştı. Artık her şey yoluna girmişti. Çünkü beynimiz güveni sevmekteydi. Bilmediği hisler herkes gibi onu da korkutuyor ve güvensiz hissettiriyordu. Onun depresif ve karanlık dünyası güvenliydi. En bildiği hisler vardı orada, olumsuz olmalarının bir önemi yoktu.

Balkonda üşümüş olduğunu fark edip titreyerek ayağa kalktı. Gıcırdayan kapıyı açarak güven alanının merkezine doğru bir adım attı. Ocakta kaynamakta olan çayın sesi bile sabitti. Ocağı kapatıp kendine bir bardak çay alarak mutfak masasına oturdu. Çayını yudumlarken gerekli olumsuzlamaları kendine hatırlatmayı da unutmadı:

       – Geçmişin acıyla dolu!

       – Kimse seni sevmiyor!

       – Sevilmeye layık değilsin!

       – Bu böyle devam edecek!

       – Herkese zarar veriyorsun!

         …

Bu sıkça yaptığı bir tür meditasyondu. Yüzüne inen sert bir tokat diye de adlandırılabilirdi elbette. Ve meditasyonun ardından iyice kasılmış beni, artık hak ettiği huzursuz uykuya hazırdı. ‘Gerçekler Âlemi’nin sadık bir bireyi olarak dayatılan döngünün işleyen bir çarkı olmalıydı. Ertesi sabah kişiliğinin ve fikirlerinin aslında bir önemi olmadığı ama herkesin tam aksini iddia ettiği ‘Gerçeklik Okulu’nda bedenen bulunmakla yükümlüydü.

Odasına geçip yatağına kıvrıldı. Üzerini sımsıkı örtüp en sevdiği pozisyon olan cenin pozisyonunu aldı. Şimdi sıra uykudaydı. O yapması gerekeni yapmış; gelmesi gereken yere gelmişti. Ve ağır adımlarla geldiğini hissediyordu uykunun. Ayak parmaklarından yayılan bir gölge misali üzerine uzanıyordu adeta. Göz kapaklarını da teslim etti Oliver.

Gözlerini açtığında kapkaranlık bir ormandaydı Oliver. Etrafta ondan başka hiç kimse yoktu. Ağaçların yapraklarının rüzgârla kavga edişleri, kuşların karanlıktaki çaresiz çığlıkları, acıkmış kurtların öfkeli ulumaları ve birazdan bir av olacak olan çaresiz tavşanın aptal kaçışının ayak sesleri vardı kulaklarında. Hızla koşmaya başladı. Nereye gittiğini sorgulamaksızın koşuyordu. Birden durdu ayakları istemsizce. Bahçeli bir evin önündeydi. Evin eskimiş bahçe kapısında bir tabela vardı. Çivisi çıkmış bu tabela yana doğru düşmüştü. Tabelayı el yordamıyla düzeltmeye çalıştı. Üzerinde bir şeyler yazıyordu ancak karanlık, okumasına izin vermiyordu. Korku ve merak içinde bahçede ilerlemeye başladı. Bahçedeki evin kapısına kadar gelebilmesini başarmıştı. İçinde merak, korku ve telaş dans etmekteydi.

Kapıyı yavaşça açıp içeriye bakındı. Kapı genişçe bir salona açılıyordu. Yuvarlak bir yemek masasına benzeyen bir eşya dışında hiçbir şey barındırmayan bu salon, beş adet kapıyla başka odalara açılmaktaydı. Oliver kontrolsüzce birinci kapıya doğru yöneldi.

İçeriye girdiğinde hayrete düştü. Oda çok tanıdıktı ve bahçeyle salonun aksine aydınlıktı. Odanın kenarında kulaklarını tıkamaya çabalayan bir çocuk vardı. Tüm gücüyle bastırdığı kulakları avuçlarında ezilmekteydi. Oliver dehşet içindeydi çünkü bu çocuk kendisiydi. 5 yaşındaki hâlini izliyordu. Annesi ve babası öfkeden gözleri dönmüşçesine bir şeyler fırlatıyorken, Oliver görünmez olduğunu düşünüyordu. İkisi de son derece alkollüydü ve artık duvara atacak bir neden kalmadığını fark edebilmişlerdi. Ve birbirlerine saldırmaya başladılar. Annesi babasının yüzünü tırnaklarıyla deşerken, babası saçlarından tutup var gücüyle savurmaya çalışıyordu annesini. Derken babası galip gelmiş ve yere yığılmış olan kadını tekmeleyerek zevk almaya başlamıştı. Kadın ise tekmelerin şiddet ve sıklığının ritmiyle sarsılırken, ağzından kusmuk ve kan akıtmaktaydı. Bunun ne kadar devam ettiğini hatırlaması güçtü Oliver’ın. Derken 5 yaşındaki Oliver ona doğru bakıp gülümseyerek odanın köşesindeki masayı işaret etti. Oliver yavaşça masaya vardığında bu odanın fotoğrafının çerçevelenmiş bir hâlini buldu. Arkasına ise tarih atılmıştı sadece: 20 Aralık 1975.

Odadan donmuş hâlde çıktı Oliver. Gerçeklik algısını sorgularken elindeki çerçeveyi göğsüne sıkıca bastırıyordu. Ve düşünmeksizin ikinci odanın kapısına yöneldi. Başına ne geleceğinden ne göreceğinden habersizdi. Ancak bir mıknatıs onu çekmekteydi. Üstelik içini kemiren bir merak duygusuna teslim olmuş hâldeydi. Kapıyı yavaşça araladı.

Burası onun büyüdüğü sokaktı. Tüm çocuklar oyun oynarken kenarda oturuyor buldu kendisini. Alkolik anne ve babasının yükleri tam da omuzlarındaydı. Bazı şeylerin gözle görülmüyor olmaları, onların olmadıkları anlamına gelmiyordu. Oysa ne çok isterdi birazcık sevgi ve ilgi görebilmiş olmayı. Ruhundaki acıyı, öfkeyi, kırgınlığı, kirliliği keşke bedeni de taşıyor olmasaydı. O zaman bu denli ötekileşmez, bu denli itilip kakılmazdı belki de. Çocukların oynadığı top sertçe başına çarpıvermişti. O ise acısını önemsemeden topu alıp çocuklara geri atmaya odaklanmıştı. Tam topu elinde alacakken mahallenin gösterişli çocuğu onu iterek:

  – Dikkat etsene aptal çocuk, oturma şurda, senin yüzünden başımız belaya girecek, dedi.

Koskoca mahallede bir kenara bile yaraşmıyordu. Bir hamam böceği ile özdeşleşmişti o anda. Sessizce uzaklaştı oradan ve insanlardan. Ve giderken Oliver’a doğru yaklaştı. Elindeki çerçeveyi ona verdi, her şeye rağmen gülümseyerek. Çerçevenin içinde o günün resmi, arkasında ise o günün tarihi vardı: 12 Haziran 1977.

Salona geri çıktığında duyguları daha da karmaşık bir hâl almıştı. Ne düşüneceğini bilemiyor, hisleri ise pinpon topu misali bir hüzne bir de huzura çarpıyordu. Üçüncü kapıyı açmak konusunda emin olamıyordu. Sanki hissediyor ve kaçıyordu. Hayatı iniş çıkışlarla doluydu. Hataları olmuştu elbette. Bazen kendinden tiksindiği anılara bulamıştı dakikalarını. Utanç kapladı tüm bedenini, gözlerini kapatıp uzaklaşmak istedi zihnine üşüşen sahnelerden. Derin bir nefes alarak üçüncü kapıya doğru yöneldi ve gözlerini kısarak odanın kapısını araladı.

Kapı garip bir şekilde bir çayıra açılmıştı. Baharın kokusu yüzüne çarpıyor, burun deliklerinden süzülüp bedenine can veriyordu. Öbek öbek sofralar kurulmuştu. Oliver o günü dünmüşçesine hatırlıyordu. Okulun pikniğiydi, tüm okul toplanıp şenlik düzenlemişti. Herkes çok mutluydu. Çocuklar koşturuyor, dans ediyor, top oynuyor, ip atlıyorlardı…

Oliver da bir ağacın altına oturmuş huzurla etrafı gözlemliyordu. Yanında bitmiş karahindibaların mükemmelliği ruhunu okşuyordu.

Onların böylesine bütün ama bir o kadar da ayrılığa yakın oluşları derin düşüncelere çağırmıştı Oliver’ı. Aniden gözü ötedeki ağaca ve üzerindeki kıza ilişti. Kız nehrin kenarındaki ağaca tırmanmıştı ancak çıktığı dal kırılmış, nehre doğru meyil vermişti. Kızın akıntılı nehre düşmesi ân meselesiydi. Oliver hızla koştu. Ne yapabileceği hakkında bir fikri ya da sorgulayışı da söz konusu değildi. Ağacın yanına geldiğinde, kırılmış olan dalın yakınında sağlam bir dal daha olduğunu fark etti. Ve hızla o dala doğru tırmanmaya başladı. Bu esnada tüm okul durumu fark etmiş, etrafa toplanmıştı. Herkes durması için Oliver’a sesleniyordu. Ancak Oliver bu içgüdüsel hareketinin etkisiyle diğer ayrıntıları düşünmüyordu. Kalbini dinlemek, harekete geçmek hesapsız olmak, bunlar karşısına çıkanların yoksunluğunu yaşadıkları şeylerdi. Belki de Oliver bu serzenişle hareket etmekteydi. Dala tırmanıp kıza elini uzatarak onu hızla bulunduğu dala çekti. Nasıl yaptığını sorsalar ya da tekrar yapmasını isteseler cevap veremezdi. Tüm okul alkışlıyordu. Oliver ve küçük kız ağaçtan sağ salim inmişlerdi. Ve 9 yaşındaki Oliver gurur ve huşuyla gülümsedi Oliver’a. O sırada yanı başında yine bir çerçeve belirdi. Ve arkasında bir tarih yazıyordu: 20 Haziran 1979.

Oliver, olumsuz bir anı beklediği odadan yüzündeki gülümseme eşliğinde çıktı salona. Gülümsemek kelimesi yetersizdi, çünkü tam manasıyla ağzı kulaklarına varıyordu. Elindeki üç adet çerçeveye baktı: üç anı, üç iz, üç yaşanmışlık. Oliver çok farklı boyuttan hayatını izliyor olduğunu düşünüp Yaratıcı’ya şükretti. Dördüncü kapıyı açmak için ise beklemeye hiç niyeti yoktu. Hızla kapıya doğru ilerleyip açtı.

Kapı çocukluğunu geçirdiği sokağa açılmıştı. Tüm çocuklar oradaydı: Clara, Steve, Peter, Olivia, Grace ve Patrick. Güneşli ve sakin bir gündü. Oliver yine bir kaldırıma oturmuş etrafı izliyordu. İzliyor olmak başlarda onun için bir zorunluluk olsa da sonraları bir tercihe dönüşmüştü. İzlemek, gözlemlemek ona iyi geliyordu, ruhunu doyuruyordu. Ancak ruhu doysa da midesi guruldamaya devam ediyordu. Annesi yine ortalıklarda olmadığından yaklaşık üç gündür boğazından sadece kuru bir parça ekmek ve biraz peynir geçebilmişti. Karşı kaldırımdaki bakkalın önünde dizilmiş meyveler, ona dünyanın en güzel ve lezzetli yiyecekleri gibi gözükmekteydiler. Tam o sırada bakkalın sahibi dışarıya bir kasa armut çıkarıp çocukları çağırdı. Bu armutlar biraz zedelenmişti ama yenilebilir haldeydi. Ve çocuklara dağıtmaya başladı. Oliver’a da vermişti ancak sadece iki tane düşmüştü payına. Keşke yemeseydim diye geçirdi içinden, çünkü midesi daha fazlasını istiyorum dercesine Oliver’ı sıkıştırmaya başlamıştı. Ve işte tam o sırada Oliver koşarak taze olan armutlardan beş tane kaptı. Bakkal arkasından küfürler ediyordu. Tüm çocuklar da görmüştü. Oliver ardına bile bakmadı, tenha bir yerde tüm armutları ağlayarak yedi. Ve o yerken çekilmiş bir fotoğrafın çerçevelenmiş hâli yanı başında belirdi. Arkasında yine bir tarih yazmaktaydı: 3 Nisan 1980

Oliver salona geri çıktığında bağırarak ağlamaya başladı. Bu anı ona çok utanç vermiş ve tüm yaralarını deşmişti. Bir süre çömelip ağlamaya devam etti, gözyaşları belki de içini temizliyordu. Artık bir tek kapı kalmıştı ve Oliver gücünü toplamak zorundaydı.

Ayağa kalkıp beşinci kapının önüne doğru yürüdü. Derin bir nefes alarak kapıyı açıp içeriye adımını attı. Burası çok garip ve aşina olmadığı bir mekândı. Yarısı siyah yarısı beyaz bir odaydı. Odanın tam ortasında bir yetişkin belirdi. Oliver hiç tanımadığı bu yetişkine çok yakın hissetmişti. Ve yetişkin konuşmaya başladı.

– Merhaba Oliver, ne kadar da özlemişim seni. Elindeki çerçevelere bakılırsa bir hayli yol kat etmişsin. Ben seninle gurur duyuyorum Oliver. Benim kim olduğumu merak ediyorsun, değil mi?

Oliver evet dercesine başını sallayabildi.

– Ben senim Oliver, ben gelecekteki Oliver’ım. Şimdi benim bulunduğum noktadan seni görebiliyorum ve sen de oradan beni. Ve biz ikimiz aslında ne seniz ne de beniz, biz Oliver’ız; hatalarımız, artılarımız, eksilerimiz, tercihlerimiz, zorunluluklarımız ve koşullarımız bizi biz yaptı.

Diyerek Oliver’a doğru yürümeye başladı. Ve ona yaklaşırken elindeki çerçeveyi uzattı. Bu çerçevede bir figür vardı sadece. Oliver, bu figürü tanıyordu, bu ” Yin Yang @” figürü idi. Her şey zıttıyla müteşekkildi ve her yokluk başka bir varlığı temsil etmekteydi. Artı ve eksileri görmektense ikisi arasındaki dengeyi kurabildiği kadar mutluydu insan. Çerçeveyi Oliver’a verip elini tutarak onu salona çıkardı.

Salon bıraktığı gibi değildi. Alabildiğine aydınlık ve güzeldi. Salondaki masanın bir “O” harfinden oluştuğunu fark etti. Ve duvarda ise beş adet çivi vardı. Oliver teklifsizce elindeki çerçeveleri duvara astı. Artık tamamlanmış ve anlam kazanmış hissediyordu. Oliver yaşadıklarının, yaşamadıklarının ve yaşayamadıklarının eseriydi. Her bir kapının önünde bir Oliver belirdi. Hepsi alabildiğine özel ve güzeldi. Her birine tek tek sarıldı. Onları hem sevdi hem de onlarla barıştı. Kalbi huzurla kaplanmıştı. Ve gülümseyerek evin kapısından bahçeye çıktı. Bahçe mis gibi kokuyordu. Oliver yürüyor gibi görünse de uçarak bahçede dolaştı. Ve kapıdaki tabelaya ilişti gözü. Girerken henüz vakti gelmediği ve idrak edemeyeceği için okuyamadığı tabelaya:

” Oliver’ın Yolculuğu (1970-️)”

Ardından geldiği ormana doğru yürümeye başladı Oliver. Etrafta yine hiç kimse yoktu. Ancak şimdi ağaçların yapraklarının rüzgârla raks edişleri, kuşların karanlığı aydınlatacak güzellikteki şarkıları, kâinatın güzelliğine doyamayan kurtların hayranlık içeren ulumaları ve bir av olmaktan kurtulup birazdan yavrularına yemek götüren sevimli tavşanın içini okşayan ayak sesleri vardı kulaklarında.

  Ve Oliver uyandığında artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı…

 *

SERÇE

Huzur içinde durmakta olan bedeni minicik ciğerine dolan nefesle huzursuzlanmıştı. Gelmiş olan bir kırılma sesiyle aydınlığına karanlık sızmıştı. Vücudu hafif bir devinim içindeydi. Yavaşça küçük vücudunu kıpırdatıyor ve kıpırdattıkça kırılma sesleriyle birlikte gelen karanlığı daha da artıyordu. Aydınlığa alışmış cılız gözleri karanlığa alışmaya çalışıyordu.

Oysa ki küçücük görünümlü sonsuz büyüklükteki âleminde alabildiğine huzurluydu minik serçe. Varlığın başladığı bu âlemde her şey kusursuz ve iyiydi. Sahip olunabilecek tüm özeliklere sahip, mümkün olan iyiliğin zirvesindeydi. Hep denildiği gibi bu aydınlık âlemden karanlığa geçeceğine asla ihtimal vermiyordu. Bu anlatılanları bir hurafe, bir efsane zannediyordu. Onu teselli eden tek şey efsanenin devam eden kısmıydı. Efsanenin devamında bu karanlık âlemden tekrar aydınlığa geçilecek olmasından bahsediliyordu.

Onu çevreleyen kabuğun tamamen kırılmasıyla beraber kapkaranlık oluvermişti her şey. Gözleri hem bu karanlığa alışmaya çalışıyor hem de kalbinde hissettiği derin hüzün ve özlemin ürettiği gözyaşlarını akıtıyordu. Her doğum bir hüzün içerdiğinden miydi bebeklerin doğarken ağlayışları?

Derken karanlığa kısmen alışmış olan gözleri çevresindeki iki varlığı fark edebildi. Bu iki varlık onu korumaya çalışıyor gibi duruyordu.

Efsanedeki “Emanetçiler” olmalıydı bu varlıklar. “Aydınlık Âlem”in Sonsuz Sevgisi’nin yansıması olarak “Karanlık Âlem”de “Emanetçiler” vardı. Ve “Emanetçiler” emanet edilenlere gerekli bakımı ve rehberliği yapmakla yükümlüydüler. Bir yanı rahatlamış, diğer yanı ise başka bir gerçeğin tedirginliğine sürüklenmişti. Çünkü efsaneye göre “Karanlık Âlem”deki her “Emanetçi” görevini idrak edemeyebilirdi. Ve görevini yerine getirebilme bilgi, donanım ve iradesiyle yaratılmış olmalarına rağmen bazı içsel ve dışsal düşmanlar tarafından gaye ve görevlerini unutmaları sağlanabilirdi. “Aydınlık Âlem”de bu güçler şöyle tanınıyorlardı: “Emanetçiler”in içlerinde onlarla yaşayan “Binekler” vardı ilk olarak. “Binekler” doymak bilmez, saldırgan, menfi, zevk düşkünü ve tembeldiler. Sürekli isterler, istediklerini aldıkça daha da fazlasını istemeye devam ederlerdi. Efsaneye göre onlara “Binekler” denmesinin sebebi ise yaradılış gayeleriydi. “Emanetçiler” onlara binip hükmederek tekâmüle yaklaşabileceklerdi. Ancak başaramazlarsa “Emanetçiler”in “Binekler”in binekleri olması kaçınılmazdı. Sonra “Fısıldayanlar” vardı. Bunlar ise hem içeriden hem de dışarıdan saldırmaktaydılar. “Emanetçiler”in kalplerine, kulaklarına ve bütün    uzuvlarına erişebilir ve onları afallatabilirlerdi. Fısıltılarının kaynağını keşfedemeyen zavallı “Emanetçiler” bu “Fısıldayanlar”ın maskarası olup çıkarlardı. Ve bir diğer düşman ise “Emanetçiler”in kendileriydi. Her bir “Emanetçi” bazen “Binekler”in bazense “Fısıldayanlar”ın etkisiyle bir diğer “Emanetçi”yi oyalayabilir ve ona yaradılış gayesini unutturabilirdi.

Ya emanet edildiği “Emanetçiler” gaflet uykusunda olanlardansa diye hayıflanmaya başlamıştı işte. Ama bu hayıflanmanın da yersiz oluşundan emindi kalbi. “Aydınlık Âlem”de Yaradan’ın Sonsuz Sevgisi’nden mutmain olmuş kalbi, “Karanlık Âlem”de başına gelecek her şeyin bir rahmet yağmuru olacağını biliyordu.

Ve ilk rızkı düşmüştü ağzına ve gırtlağından yavaşça inerek minik midesine ulaşmaktaydı. “Karanlık Âlem”in ilk lokması bile ona kirlenmiş hissettirmişti. Bedenine karanlığı yayan bir iksire benziyordu bu lokma. Ve yavaş yavaş yayılırken zaman da hızlanmaktaydı fütursuzca.

Artık daha bir “Karanlık Âlem”leşmişti varlığı. Etrafı daha net gözlemliyor, “Emanetçiler”inin rehberliğiyle kendisine bahşedilmiş kanatlarının gereğini yerine getirebiliyordu. Ama bu âlemde her evre bir uzay mekiğinin uydularını bırakışına benzemekteydi. Uçuşunun bedelini “Emanetçiler”inin onu bir uçurumdan itip uçtuğundan emin olmalarının ardından terk etmeleriyle ödemişti Serçe.

Korku, endişe ve özgürlüğün verdiği huzur içinde gökyüzünde süzülmekteydi. Kusursuzluk bahşedilmiş gözleri bir mesken arıyordu. Gözleri bakıyor ancak kalbi görüyordu aslında. Bu uçuşu ve arayışı bir sürüklenişti. Ve bir tevafuklar zincirinin halkalarıyla tanışacağını hissediyordu.

Devasa bir ağaç gördü yerde. Üzerinde yüzlerce kuş vardı. Ve cıvıltıları alabildiğine cezbediciydi. Bu cazibenin çekim alanına girmişti. Ve sakince ağaca doğru uçuverdi, bir dala kondu. Gördükleri ona çok iyi hissettirmeye başlamıştı. Etrafında kendi türünden birçok varlık vardı. Ve onlarla “Karanlık Âlem”in güzelliğine dair sohbete dalmışlardı. Ve bu sohbet öyle bir sohbetti ki tarif edilmesi güçtü. Ancak morfin yemiş bir hastanın uyuşturulmasına benzetilebilirdi. Bu sohbetler ve haller çok cazipti. “Karanlık Âlem”de olup bitenler, zevkler, yemek içmek… Her telden çalıyorlardı. Kara bulutların beyaz bulutlardan daha güzel olduğundan bahsediyorlardı mesela. Ve dahi bazı yıldızların daha parlak oluşlarından.

Ağaçtan ağaca, topraktan toprağa uçup bin bir lezzete varıyorlardı. Bu doyulmaz lezzetlerin ne kadar güzel olduklarından bahsediyorken, bu lezzeti kendilerinin bulmuş olmalarıyla gurur duyuyorlardı. Ne kadar da yetkin ve becerikli olduklarını konuşuyorlardı. Hatta bu lezzeti ilk ben buldum diye kavgaya tutuştukları bile oluyordu.

Ve bir serçeye âşık da olmuştu nihayetinde. Gözü ondan başka hiçbir şeyi göremez oluvermişti. Gördüğü en güzel ve çekici serçeydi o. Ve o böylesine kendini geliştirmiş bir serçe olarak onu en hak eden serçeydi elbette. Ancak sorun şuydu ki en yakın arkadaşı da bu serçeye âşıktı. O ise buna sadece gülüyordu. Kalbi ve aklı ona gerçekleri fısıldamıştı zaten. En yakın arkadaşını ezerek güzel serçeyle birlikte bir hayat kurdu. Mutluysa gerisi teferruattı.

Yıllar geçmiş ve Serçe artık iyiden iyiye yaşlanmıştı. Nasıl da zevkliydi yolculuğu. Kendisinin mükemmel bir hayat sürdüğünden emindi. Çünkü kalbi tertemizdi.

Bir gece gökyüzüne bakarken ufukta bir ışık fark etti. Bu ışığı anlamlandırmaya çalışıyordu çünkü bu ışığa âşinaydı. Ve o saniyenin ardından her şey alt üst oluvermişti. İçini bir hüzün kapladı. Çevresine göre yaşlanıp silikleşen zihni batınen netleşmekteydi. Işık ona unuttuklarını hatırlatmıştı. Bir “Emanetçi” olduğunu hatırladı ilk önce. Ve kendine emanet edilmiş olan bedenine odaklandı. Ne kadar da geç kalmıştı kendisine. Sonra bir suçlu ve sorumlu aramaya koyuldu. Günlerce birçok serçe dostuna, ailesine, düşmanlarına faturalar kesti. Ama eksik bir şeyler vardı. O eksiği bulmak için hasta ve bitkin bedeniyle gökyüzüne yöneldi. Görmüş olduğu ışık daha da büyümüştü.

       -Eyvahhh! diye haykırdı Serçe.

Aklına hücum etti gerçekler. Ancak bu hücum varlığının acı çekişiyle perdelendi. Bu bitmeyecek sandığı sancı, cansız bedenini gökten izleyebilişiyle son buldu. Ve cansız bedeni toprak zeminde çürümekteyken yanında ne “Binekler” ne “Fısıldayanlar” ne de diğer “Emanetçiler” vardı.

 *

DEĞİNCE DOKUNUNCA

Mustafa Nurullah Celep

“Simgesel öykü” örneğine iki yetkin örnek, Çiğdem Çandar’ın bu iki öyküsü.

Dil ve anlatım bakımından bir öykücünün, deneyimli bir öykücünün kaleminden çıkmış gibi görünüyor. Oysa daha yeni yeni öykü yazmaya başlamış Çandar.

Demek ki bir öykü anlatı/m yeteneği var Çandar’ın.

İnsan hayatının dönüm noktalarına ve serüvenine dair metafor değeri taşıyan iki güzide öykü.

Ancak bir problemi var yazarın: Yerlilik.

Bu iki öykü de Türkiye’de, bu topraklarda geçmiyor.

Türkiye’de yaşadığımızı hissettirmeyen öyküler bunlar.

Türkiye’nin, bu toprakların temel meselelerinden habersiz öyküler bunlar.

Çandar’ın kelemine eğer bir eleştiri getirilecekse, kalemini içinde yer aldığı topluma, toplum sorunlarına çevirmediği yönünde olacaktır.

Oliver’in arkadaşları bile yabancı isimli.

Serçeler, Türkiye’nin göğünde, dağında tepesinde uçmuyorlar mesela.

Bu anlamda mekânsız öyküler.

Bu öykülerde, köy yok, şehir yok, sokak yok, mesela zamlarla bunalan bir halkın hayat mücadelesi yok.

Gökdelenler yok. AVM’ler yok. Sahiller, kasabalar, ıssız caddeler, kalabalık hıncahınç dolu çarşılar yok.

Yılların eskitemediği Ayşe teyzenin bozulan dikiş makinesinden bahsedilmiyor mesela. Komşusuyla kavga eden köylü Mehmet amcanın sınır sorunu yok mesela.

Yoksulluk içinde intihar eden üniversite öğrencilerinin neden intihar ettiğini sosyo-edebi neden ve sonuçlarıyla tartışmıyor bu öyküler.

Çandar’ın akıcı/akışkan ve olgun üslûbuna diyeceğim bir şey yok.

Demek istediğim: Çandar, öykü duyargalarını dışarı’nın dünyasına çevirmeli, “meselesi olan hikâyecilik” anlayışı üzerine düşünerek durmaksızın yazmalıdır.

Bu anlamda Çandar’da yazı-yazma ve yazarlık noktasında yeterli heyecan ve taze bir yazınsal enerji mevcut.

Çandar’a düşen; Ömer Seyfettin’den başlayarak Sadri Ertem, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal ve günümüzden -bence Realist hikâyeciliğin tek otoritesi- Mustafa Kutlu’ya kadar, tümüyle hikâye mimarlarını okumalı ve kalemini gerçeklik kavrayışının keskin ve sert bir şekilde hissedildiği somut-gerçekçi anlatıları da deneyimlemekten çekinmeyerek daha güzel ve etkili başlangıçlara imza atmalıdır.

Kalemi daim, gayreti keskin olsun.

[Elestirel.net, 16.01.2022]