Ana Sayfa Eleştiri Eleştiri Yordamı Yazıları | Poetik Haber | 2012.

Eleştiri Yordamı Yazıları | Poetik Haber | 2012.

55
0
Yazı İçi

ELEŞTİRİ YORDAMI-4

Mustafa CELEP

Hay’dan Gelip Hû’ya Giden: Cem Mehmet Eren’in Lâ Adlı Kitabı Üzerine

Her şiir bir serüven duygusu barındırır içinde, bazı şiirler varoluş macerasını deneyimler, O’ndan gelip O’na giden bir yolculukta bir güzergâh, bir barınaktır şiir. Varoluş macerasını imleyen şiirlerin belirgin bir özelliği de soyut, yoğun ve sınırları geniş bir dünya sunmasıdır muhatabına. Şiirin anlam katmanları şiiri her okuyuşta yeni ve özgür/özgün bir dünyaya kapı aralar. Modern imgeci şiirin niteliklerindendir bu. Anlatıcı figür, evrenini simgelerle örgüler, sözcüklere, sözcük birimlerine, imge, nesne, olgu, olay, görüntü ve seslere sembolik anlamlar yükler. Sözcüğün simgesel bir değeri olduğu gibi arka planda kişisel bir hikâye de yer alır. Felsefi bir öz, metafizik dip notlar, metafizik çıkmalar, şiirsel algıyla biçimlenmiş yeni ve soyut anlam demetleri, söylencesel, mistik bir dünyaya ait göndermeler, tarihsel bir evren ve insan algısı da barınır bu şiirde. Sözcüğün anlamsal yükü dediğimiz şey, kültürel dünyayı içine alan sembolik örüntünün karmaşık, çetrefil, derin bir algıyla oluşmuş şiirsel yapı taşlarından sadece biridir. Metni tematik bir okumaya tabi tutmak, bize anlamın tarihini verir. Biçimlerin de yaşadığı bir serüven ve tarihsel bir macerası vardır.

Cem Mehmet Eren’in lâ adlı Mühür Kitaplığı’ndan çıkan bu şiirsel toplamı, lirik anlam yapısı ve soyut ifade biçimleriyle okuyucuda felsefi tadlar bırakan, Âdemoğlu’nun yaşadığı varoluş macerasına dair derin öykülerin yer aldığı özgün bir dünya biçiminde okumayı denedim.

Eşik Şiirlerden oluşuyor Eren’in şiirleri. Uzun ve geniş bir algıyla sınırsız bir eşiktir, bir yeryüzü serüvenidir anlatılan. Hay’dan gelip Hû’ya giden bir adamın gerçek bir tarih bilgisiyle örülmüş hikâyesidir bu.

‘yediye dürülmüş bohça

açılırken kat kat

gölge boşluğun rahmine düştüğü anda

doğdu lâ’ (s,9)

Yaratışın özüne inmek isteyen bir özne yer alır lâ’da, metafizik bir zeminden konuşur. Fazlasıyla soyut ve söylencesel tarafı olan bir zemindir bu. Her şiir bir hikâyeyi imler, kimi tarihsel kimi kişisel hikâyelerdir bunlar. Yaratışın özüne inmek deyişimizden kastımız ‘lâ taayyünü’ ibaresiyle göndergesel anlamını açığa çıkartan Varlık’ın var olmadan önce ilk hâlidir.

‘şiir meraktır

lâ taayyünü biraz da’

Varlık ve Zaman’ın katlarını açımlayan bir şiir Eren’in yazdıkları. Kitap dört bölümden oluşur ve her bölüm, dört ayrı zamanı, Arz’ın başlangıcından Âdemoğlunun bugününe bölümler hâlinde anlık durumlar ve simgesel hikâyelerle aktarılır. Oluş fikrinin hâkim olduğu birinci bölümde, modern insanın yaşadığı ruh daralmaları ve çıkmazlarına, şiirsel öznenin deneyimlediği varoluş hali üzerinden çıkış önerisinde de bulunulur.

‘bana göre değil koltuklar

sağanak yağsam

dedemin duaya açılmış eline

yağsam mesela

eski bir şarkının nakaratına’ (s,27)

İkinci bölüm siyasi göndermeleri olan şiirlerle ıralanır. Bu bölüme karakterini veren temel düşünce, birlik ideali, barışseverlik, Ortadoğu sorunu, modern dünya algısı ve nesneleşmedir. ‘mart ve ı’, ‘dikenler ve akrepler huzurunda kum duası’, ‘kirli takvim yaprakları’, ‘sare’ şiirleri ikinci bölüme örneklik teşkil eden, kendine mahsus bir dünyası olan şiirlerdir.

Üçüncü bölüme tarih ve aşk duygusu egemendir. Bu bölüm ilk izlenim olarak etkileyici şiirlerden oluşur ve yazılan şiirlerin arka planı tarihsel bir aşk hikâyesini imler bünyesinde. kabristanbul’da ‘söylencesel hüdayi yolu’na göndermede bulunulur. ‘dört mevsim ondört elif’ şiirini Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a olan aşkı besler, anlamsal bir zenginlikle ıralanır. Tarih ve lirizm, temel belirleyendir bu şiirde. Bize ait bir dünya algısı Batı’nın duyarlık evreniyle sentezlenir. İki ayrı kültür dünyasının malzemeleriyle bütünleşik bir yapı kurar şair. İki ayrı dünya, iki ayrı paradigmanın sentezini müzik terimleri, sanatçılar ve mekân adlarıyla biçimler Eren. Şiirin devindiği ve şairin kendini ait hissettiği dünya, Üsküdar’ın, Erenköy’ün aidiyet bağıyla temsil edildiği Doğu’nun, Müslüman toprakların dünyasıdır. ‘Müslüman Saati’nin işlediği, kendine zemin bulduğu yerdir burası. Şiirin gelenekle olan anlamsal ve duyarlık bağının kurulduğu bir dünyaya, Doğu’nun metafizik evrenine aittir.

‘nokta’nın küresel halleri’ adını taşıyan dördüncü bölüm, kişisel algıya dayalı, lirik ve duygulanımsal şiirlerden müteşekkildir.

Hikmetin ve geleneğin dünyasını imleyen şiirlerde bir insanlık serüveni anlatılır. Cem Mehmet Eren’in şiir dünyası hikmete ve geleneğe bakan yönleriyle belirginleşir. Somutun vuruculuğundan uzak, soyut bir dışavurumla aktarılır bu dünya. Eyleyen değil, duyan, algılayan bir şiir bu. Algısına malzeme teşkil eden şeyler, geleneğin dünyasına aittir. Kimi şiirlerde bugünün ruhunu sezinleten bir duyarlık da belirir ancak zamanın gür ve gümrah akışını duyamaz, tanık olamayız bu şiirlerde. Bu da Eren’in bugünün konuşma biçimini esas almamasından kaynaklıdır. Varoluşu şiirleyen metinler Eren’in yazdıkları, anlamını ilk elde okura vermeyen, ketum, sır yüklü, hikmetamiz, hikemi şiirler daha çok.

Biçim ve içerik olarak 80’lerde yazılan şiirin dolaylarında gezinir. Ses, eda, ifade ve izleksel açıdan 80’lerin şiirsel atmosferiyle ıralı şiirlerden oluşan bu yazınsal yapıtı,  öyküsel altyapısı ve felsefi tadıyla meraka ve izlenmeye değer buluyor, derin, derişik ve sıkı evreniyle okunması gereken eserler katında görüyorum.

‘karıncaların nabzını dinleyenler

kelimesiz kitap yazabilenler

tankların önüne yatabilenler gelsin’

Heterodoks Dünyanın İçinden Bir Şiir: Çingene Sabahı Üzerine Düşünceler

-Tematik bir Okuma Denemesi-

Sünni ruhtan, düşünüş ve inanış biçiminden ayrıksı boyutlarıyla heterodoks şiir algısı, buhranın, kopukluğun, cinnetin, deliliğin ve yalnızlığın sadra şifa olmayan dilini merkez edinir. Bu toprakların ve ruhi değerlerin sahih bağlanış noktalarını yitiren yönleriyle heterodoks özne, yersiz yurtsuz oluşun karanlık şarkılarını dillendirerek kendinde bir kök arayışına girer. Dil yalnızlığın dilidir, şiir de bir yalnızlık biçimidir. İntihar olgusu öznenin kanayan yarası olarak sorgulayıcı bir ifade biçimiyle deşilir, dip odaların, karanlık yerlerin, karanlık bir zaman ve mekânın görüntüsü uç duygu durumlarıyla resmedilmeye çalışılır. İçe yönelik bir duygu ve düşünce güzergâhında son durak, bir reçete bir çare olarak intihardır artık. İntiharın dilidir şiir, doğası bir müntehirin doğasıdır. İçrek, ezoterik, muhayyel bir tabiatın ses ve edasıyla konuşan, bağıran, çığlık atan bir müntehirin şiir sesi ve şiir edası içre ayrıksı bir dünyanın içinde devinir, yersizyurtsuzlaşmanın dipsiz kireçli karanlık solgun kuyu diliyle konuşur, yalnızlığın baş dönmesi dediğimiz şiirin öteki ses’ine tanık olur, kendiliğimizi kopuşun, köksüzlüğün ve düşüşün muhayyel anlam katmanlarında konumlandırır, bir yere bağlanamayışımızın acısını duyarız.

Mehmet Şah Erincik’in Yeniyazı Yayınları’ndan çıkan Çingene Sabahı adlı şiir kitabını yukarıda açıklamaya çalıştığım üzere ses, eda deyiş ve atmosfer itibariyle bir buhranın dili olarak okuyabilir, şairin ayrıksı dünyasının bileşenlerini tematik bir okumaya tabi tutarak betimleyebiliriz. Okur ve betimlerken elden geldiğince şiirin doğasını ifadelendirmeye, içerilen tabiatın bu toprakların ruhuyla olan bağını/bağsızlığını vurgulamaya çalışacağız. Sarsalayıp sorgulayışımızdaki sebep, anlama çabasından ibarettir. Ötekileştirmeden anlama çabası, ola ki bizi bir kök kavrayışa eriştirir, Erincik Şiirinin Türk okur-yazarında tekabül eden unsurlarını ayrımsamamıza sebebiyet verir, net bir şiir algısı elde ederiz.

Ademoğlu ve Ademkızı insanlık serüveninde arayışı ve didinişleriyle mücehhez kılınma uğraşı içinde zamanın ve mekanın oğulları olarak yolda olma ve yolda oluşuna bir anlam vermeye yazgılı bir varoluşu bir mühür gibi bünyelerinde taşır, sebeplerin ve neticelerin diyalektik ilişkisine dair bir kavrayış derinliğine ulaşmaya çalışır, hayatının yaşanmaya değer oluşunun anlam haritasını zihnin ve kalbin teçhizatıyla biçimlendirir, bu evrendeki varlık ve konumlanış gerekçelerini sorgulayıp bulgular, ‘ufuk çizgisi’ni genişletme çabasıyla yaratışın mefhumlarını oluşturur, eşya ve olayların aslının ne olduğunu düşünür, yaşadığı duygu ve düşünce durumlarına dair temel ve yan anlamlarının yardımıyla bir kök ve yer/mekan arayışına girer, yapıp etmeleriyle ‘ilmi ve felsefi buhranlar’ına çareler arar ve hemen her zaman mutlak’a kanat olmanın eksikliğini hisseder, süfli ve ulvi olanın sarkacında mevcudiyetine bir tutamak noktası tayin eder, bütün bu süreçte yönü hep Allah’a, Mutlak’a, Hakikat’e doğrudur.

Bu yönüyle Erincik’in dünyası arayış içinde olan bir öznenin dünyasıdır. Sünni olandan ayrılan yönüyle Mehmet Şah Erincik, Çingene Sabahı’ında aynı zamanda bu veçhesiyle itizal etmiş bir dünyanın içinden konuşur. Tutkunun ve günahın dilidir konuştuğu. Deliliğin dilinde kendini olumlayan ve doğrulayan bir özne yer alır şiirlerde hep. ‘Kaos ve Allah’ şiirinde bu durumu örneklendirebiliriz:

‘meleklere anlatılacak çok şey var insanoğlundan,

yadsınmış, kırılmış un ufak olmuş cehennemler

anımsayarak/dile, ifratla çağrışımla olumlanmayan

varlık/bilinç, huşu, sabah hayratı, cami avlusu, keder

dolambaçlarında ısırgan/yaz mevsiminde inilti,

sonbaharda konuşacak şeyler bırakan/intihar,

cinneti vakitsizliğin…’  (s,53)

Ayrıksı duruşun verdiği ruh çelişkisiyle heterodoks unsurlarla biçimler şiirini Erincik. Bir ‘iman fışkırması’ yerine deliliğin sınırlarında dolaşan bir ruhla karşılaşırız Çingene Sabahı’nda. Soyut ve entelektüel sorunlarla inşa eder şiirini ya da bir yıkımı, bir düşüşü ifadelendirir boyuna hep. ‘Ölüm’ bile kendi doğallığında gelen değil ‘yüze çarpılan’dır artık.

‘kendiyle çelişen bir öpüşü sevebiliriz

çünkü günah sevdiğimizdir bizim

o halde neden yürüyor durmadan dervişler cefalara

çaaat

yüzümüze çarpacaksa ölüm’  (s,13)

Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu Dergisi’nin 3 Mayıs 1946 tarihli 27. Sayısındaki Ruhçuluk adlı metni, şairin dünyasının bileşenlerini ayrıştırabilecek nitelikte bir içerik taşır. Necip Fazıl’ın Ruhçuluk tanımı şu şekildedir:

-‘Ruhçuluk, eşya ve hadiseleri, kendi içlerinden çıkan kuru müşahede ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, madde gözüyle görülemez ve ölçülmez müessirlere bağlamak anlayışıdır.’

-Ruhçu odur ki, beş hassa kadrosu içinde ham ve kaba madde âlemini, o kadronun dışında ve üstünde, gıyabında ve maverasında, üstün bir sebep kutbuna ilişkilendirerek mânalandırır.’

Bu açıdan merkezini kaybetmiş mutezili bir şiir yazar Erincik. Bu yüzden biz heterodoks bir şiir dedik Erincik’in şiirine. Madde gözüyle manalandırılan, Sünni ruhtan uzak bir şiirdir bu. Yersizyurtsuzlaşan özne itizal etmiş bir dünyada hareket eder. Davranışlarının muharrik gücünden yoksundur. Bu anlamıyla Mehmet Şah Erincik’in Şiir Atlası, uyumsuz bir karaktere sahip, ruhu dar, erişimsiz bir yerdir.

‘seninle biz iki ayrı şarkıyız dedim

kükredi bütün kazananlar gibi

yine de bir tarih kuruyorum

atlaslarda geçmiyor henüz ismi’ (s,21)

‘en iyi ölü sesini verir böcekler, en kurtarılmış sevinçleriyle:

Dirim dirim dirim… uzağımda olan.’  (s,66)

Son/uç itibariyle Mehmet Şah Erincik’in şiir evreni, Necip Fazıl’ın deyişiyle ‘ruh cephesinde’ değil, ‘madde cephesinde’ yer alır, gözenekleri olan, bu toprakların sesinden, yankısından ve ruhundan uzak, maddeyle sınırlı, mütehassıs, aşkî, gelgitleri olan tezatlı insanın şiiridir. Metnimizi Çingene Sabahı’nın doğasını karakterize eden, Özge Dirik’in intiharı üzerine yazdığı Özge Dirik’e Birkaç Soru adlı şiirinden bir bölümle nihayetlendirelim:

‘şair kardeşim kader kardeşim.

sen gittikten sonra

-ki o zaman abdest almayı unuttum-

adının kıvrımlarında sorular gördüm

kalabalık caddeler

yürüdüm seni andım

çay içtim seni andım

gördüm bütün köşelerde

korkunç sahnesiyle hayat uzak bir film’  (s,41)

 Açıkçası Canım Berbat Benlikçi Bir Şiir midir?

Genç şair Emrah Tahiroğlu’nun Aşkar Edebiyat Dergisinin 22. Sayısında yayınlanan Açıkçası Canım Berbat adlı şiirini, etkilenmelerine açık yönleriyle bir kez daha okudum. Tahiroğlu’nun bu şiirinin, İsmet Özel Şiirinin patetik tarafından beslenen, hız ve şaşırtıya dayalı, zaman algısı üzerine kurulu, benliğin çevresinde dolaşan bir şiir olduğunu söyleyebiliriz.  ‘kaşları alınmış bir çılgınlık oluyorum ya da sarı/ ya da ağaçlar erken öldürecek meyvesini burada/ kibar değilim taşra da…’ veya  ‘hışırdadım ışıksız yerlere / öyle yağma ve talan çılgın bir gökyüzüne / oturdum ellerine şehrin / bir adam yine yürüdü, ne mi yürüdü / geçilmesi zor bir yokuşu’. Açıkçası Canım Berbat,  benlikçi bir şiir midir peki? Bunun için önyargılarla hareket etmenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Biraz açalım. Tahiroğlu’nun başlangıç ve yürüdüğü güzergâh üzerine çıkışsız bir zeminde yol aldığını söyleyemeyiz. Aşağıda da açıkladığımız üzere bu şiirdeki şairin dünyasının, metin üzerinde ifadesini bulan kelimeler ve şiirsel algısıyla bazen mutlu bazense mutsuz öğelerle bezeli çeşitlilik göstermeye aday bir dünya sunduğunu söylemek gerekiyor. Genç şairin dünyasını kısmen de olsa betimleyerek açımlayalım öyleyse.

Kara benlikçi şiirler, tümüyle kötücül, habis bir dünyadan seslenirler okura. Söz konusu şiirler, şairin dünyasının mutsuz ve karanlık öğelerle bezeli çıkışsız bir zemin üzerinde yükseliyor oluşu nedeniyle okuyucuya,  kapalı, girift ve soyut bir içerik aktarırlar. Hatta bu şiirlerin, atmosfer itibariyle zamansız ve mekânsız olması dolayısıyla hareketin dışlandığı inorganik imgelem evreni olan, benliğin varageline takılı şiirler olduğunu –titiz uyarımızı da mahfuz tutarak- ifade etmek gerekiyor. Açıkçası Canım Berbat, duygusal akarı olan, duygu kanalında akan bir şiir. Tahiroğlu, duygularına dolayısıyla varoluşuna hareket kabiliyeti yükleme çabası ile tebarüz ediyor bu şiirde. Şairin hareket etme isteğinin somut bir davranış biçimini aldığını söyleyemeyiz yine de. Oysa şiir son derece somut bir davranış biçimiyle belirginlik kazanan bir etkinlik alanıdır. Tahiroğlu genç bir şair, ve şiirinin içerdiği dünya ile somut ve çeşitli dünyalar sunmaya aday bir şair. Duygusal bir damarı olan genç bir şairin dünyasının çeşitlilik göstermeye yönelik oluşunu, bu şiirin zemini üzerinden konuşacak olursak İsmet Özel’in patetik yönünden besleniyor olmasına bağlıyorum. Açıkçası Canım Berbat şiirinde şairi, duyularına dış dünyadan edindiği izlenimlerle bir çeşitlilik, hız ve hareket katma çabası içinde dolayısıyla çoğalma isteği içinde buluyoruz.  Şiirin ilk mısrasının, ‘yaşım hızlanıyor hızlanmıyor banka kuyrukları’ ile başlayan 1. Bölümü, lirik söyleyişin özgünlüğü ile algımızı tetikliyor. Burada lirik söyleyiş içe kapalı bir algıyla biçimlenmiyor, iç’ten dış’a doğru bir yönelim söz konusu. Olumlu-olumsuz iki fiilin aynı mısrada ve birbirine tezat teşkil eden bir söyleyişle sunumu, algımızda bir gerilim duygusu oluşturuyor. Şair, zıt filleri kullanarak dış dünya ile olan kısmi bağını koruma çabası içinde. ‘yaşım hızlanıyor hızlanmıyor haber kanalları’ veya ‘yaşım hızlanıyor hızlanmıyor deri işçileri’ mısraları şiirsel algının içrek bir zeminde işlemediğini gösteriyor. Olumsuz-olumsuz fiiller kullanılarak söyleyişte bir özgünlük de sağlanmış oluyor. Lirik söyleyiş bu bölümde daha çok şu iki mısra üzerinde beliriyor: ‘incinmek oluyor serçeler göçmen değil / bir babanın su sızdıran paltosuna sığınıyor’. Serçelerin ‘göçmen’ olmayışını, beylik ve klişe bir dünyadan seslenmeyişine bağlıyoruz. Serçelerin ‘göçmen’ olması durumunda algımız 30’ların dünyasına ve Hece duyarlığına yönelecekti. Buradan şiirsel ifade, lirik bir söyleyişle de klişe kırıcı bir işlev yüklenebilir, sonucuna varabiliriz. ‘ışığım kısılıyor yorgunum’ mısraını, şairin dünyasının, reel dünyadan olumsuz izlenimler alıyor olması dolayısıyla mutsuz öğelerin baskın çıkışı olarak okuyabiliriz.  Ancak burada tümüyle mutsuz bir dünyadan bahsedemeyiz. ‘oysa sadece rüzgâr geçiyor: işte kardeşim!’ Şairin dünyasının bütünüyle mutsuz öğelerle bezeli olmayışı, şairin hayret etme duygusu dolayısıyladır. Şiirin ilerleyen bölümlerinde konuşan kişinin, bazen bir çığlık biçiminde seslendiğini bazense bir tazelik iştiyakında olduğunu görüyoruz. ‘bağırıyorum olgun bir susmayı çekinerek / izi kalıyor ince kirazların öfkemizde’.  Ya da ‘henüz biliniyor susmanın bir kan ihtiyacı olduğu’ mısraları bu duruma örneklik olarak gösterilebilir.  Şiirin son bölümünde yer alan ‘eğiliyorum solan yerlerime şimdi / günün son rahlesinden güç alarak / ellerimi uzatıyorum cami çeşmesine’ mısralarını, şiirde konuşan kişinin duygulanımlarından güç ve kuvvet almaya ve benliğine dinçlik telkin etmeye çalışması biçiminde okumak mümkün. Buna paralel olarak mutlu olma isteğinde olduğunu, bütünüyle habis ve kötücül, kara benlikçi bir şiir dünyası içermediğini ifade edebiliriz.

Emrah Tahiroğlu, şiirinin içinde bulunduğu kompleks durumu göz önünde bulundurarak, şu mısralar üzerinden ifadeye yönelik bazı girişimlerde bulunabilir: ‘mora çalıyor yasak meyvesini kadının / kadın sarışın bir göz ucuyla / delice bağırıyor olgun bir kavgayı’ Bu mısralarda sıfatlar, belirsizliği artıran işlevleriyle öne çıkıyor. Şiirin geneline yayılmış olan belirsiz ve flu bir atmosfer, şiirsel özün seçiklikle belirmesine engel teşkil ediyor. Şiirsel özün gürlükle açığa çıkmasına bir kanal açmak için sıfatları mümkün mertebe az kullanmak gerekiyor şiirde.

Tahiroğlu, duygularına gömülmüş bir tutum içinde değil. İfade etmeye çalıştığımız üzere, şiirsel benliğini dışa açık tutarak bugünün şiirini temsil eden nabızlı şiirler yazabilir. Canından taşarak topluluğun ruhuna yönelebilir, topluluğun nabız vuruşlarına duyarlı mücadele eksenli şiirler pekâlâ yazabilir. Emrah Tahiroğlu, bundan sonra yazacağı şiirlerde, benliğini dışa doğru genişleterek somut ifade ve doğrudan söyleyiş üzerine kurulu, toplum gerçeklerine yönelen, benliğin kısmi karanlığından tümüyle sıyrılarak halkın yaşayışı üzerine seçik ve açık anlatımlı bir şiirin, bugünün ihtiyacı olan bu şiirin mümkünleri üzerine şiirsel deneyimini taçlandırabilir.

[2012, Poetik Haber]

[2025, haberedebiyat.com]

Yazı İçi