Kang Jiwoo(sensin)
Yang Jeongin
Lee Minho
“Jiwoo: Astsubayım! İyi misiniz?!
Jeongin beni duyunca bana dönmüştü.
Jeongin: Yaklaşma Jiwoo! Ve Minho’yu tek bırakma! Ben burda iyiyim!
Jiwoo: Bekle yanına geliyorum!
Belki yanına sadece bir iki adım mesafe kalmıştı. Ama tam o anda bir şey, (belki bir mayın?) patladı ve toprak gökyüzüne karışıyormuşçasına yukarı kalktı. Ağzıma, burnuma, gözüme her yerime toprak girmişti. Yere düşmüştüm. Halâ etrafta göz gözü görmüyordu. Üstelik tek ateş açan kişinin yani Astsubay Jeongin’in silahının sesi de kesilmişti. Yerde yatarken kanımın toprakla buluştuğunu hissediyordum. Son duyduğum şey Minho ve Jeongin’in bana bağırmasıydı…
Minho-Jeongin: JİWOO!”
3 yıl önce
~(1 Mayıs 2011)~
Ülkedeki savaş yayılırken insanların ölümü beni derinden sarsıyordu. Halk her türlü yardımla seferber oluyordu ama bu yeterli değildi. Kuzey Kore’nin arkasında koskocaman Amerika vardı. Bu Güney Kore’yi çok zorluyordu. Askeri ordumuz Kuzey Kore ve Amerika orduları karşısında yeterli değildi.
O zamanlar lise son sınıftım ve henüz üniversiteye gitmiyordum. Tercihlerimde belirsizdi. Herhangi bir hayalim veya olmak istediğim bir meslek yoktu. Ama derslerimin tamamında çok başarılıydım ve zekiydim.
Bir gün yine okul için uyandım ve kalkıp üzerimi giyindim. Yaşadığım mahalleye henüz herhangi bir baskın ve saldırı yapılmamıştı. Bu yüzden şu ana kadar bir sorun yaşamamıştık. Ama bu yaşamayacağımız anlamına da gelmiyordu. Üzerimi giyip çantamı aldım ve mutfağa baktım. Annem televizyondan Seul’deki saldırılara bakıyordu. Gerçekten ülkede bir savaş vardı ve insanlar ölüyordu. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Elimizden gelen sadece kıyafet ve yemek yardımı yapmaktı.
Annemin yanına gittim ve konuştum;
Jiwoo: Yine mi saldırı var?
Annem (Hari): Ne zaman olmadı ki…? Kızım evde kalsan olmaz mı? Görmüyor musun ülkenin halini?
Jiwoo: Anne meraklanma. Hem bak burada henüz bi hareketlilik yok. Seul’dan uzak burası. Dersleri kaçıramam finaller yaklaşıyor.
Hari: Senden önemli değil sınavlar. Lütfen beni dinle gitme okula. Hm?
Annemin sürekli kendini düşünüp bencillik yapmasından bıkmıştım. Bu sefer sert konuştum.
Jiwoo: Beni de anlamaya çalışmalısın anne! Neden hep kendini düşünürsün ki? Anlamıyor musun sınavlar var ve okula gitmem gerek. Sana bunu defalarca söyledim. Ama sen gitmemem konusunda ısrarcısın. Bıktım artık açma şu konuyu!
Annem dolu gözlerle bana baktı ama ben bi şey söylemesine izin vermeden dış kapıya doğru adımladım. Arkamdan ismimi söylediğini duyduğumda da cevap vermedim. Kapıyı açıp ayakkabılarımı giydim ve okula doğru yürümeye başladım. Belki biraz sert çıkmıştım ama beni de anlaması gerekirdi. Okula vardım ve test kitabımı çıkarıp çözmeye başladım.
Okul sonunda bitmişti ve çantamı toplamaya başladım. Daha sonra çantamı alıp eve doğru yürümeye başladım. Dışarıda olan herkesin Seul’daki çatışmayı konuştuğunu fark ettim. Belli ki Yeni bir darbe atılmış ve karargâhla ordu büyük zarar görmüş. İç çekip yürümeye devam ettim. Ne olacaktı? Ülke yok mu oluyordu?…
Bir süre sonra eve vardım ve tam eve girecekken bahçeden adımı söyleyen birinin seslendiğini duydum ve kafamı kaldırıp baktım. Karşımda babam vardı. Asker üniformasını giymişti ve karşımda duruyordu. Babam askerdi. Orgeneral olduğu için ciddi bir şey olmadan ne üniformasını giyerdi ne de orduya giderdi. Uzaktan komut verirdi. Ciddi bir şey yoksa üniforma giymezdi. Ama üniformasını giymiş karşımda duruyordu. Şaşkınlıkla ona baktım. Aynı şekilde o da bana büyük bir hüzünle bakıyordu. Bir süre sonra konuştum;
Jiwoo: Baba? Sen neden üniforma giydin?
Babam (Haru): Kızım…
Gözleri doluyordu. Daha önce babamın gözlerinin dolduğunu hiç görmemiştim. Ve görmemeyi umuyordum. Ama şimdi neden doluyordu? Ona korku ve endişeyle bakıp konuştum;
Jiwoo: Baba…Bir sorun mu var?
Dolu gözlerini biraz toparlayarak bana baktı ve konuştu;
Haru: Seul’a çağırdılar kızım… Gitmem gerekiyormuş… Orduda bana ihtiyaçları varmış… Ordu kötü durumdaymış…
Yavaştan benimde gözlerim dolarken konuştum;
Jiwoo: Orduda sana ihtiyaç mı varmış? Baba orduya ne oldu ki orgenerale ihtiyaç duysunlar. Sen orduda savaşmazsın ki. Neden sana ihtiyaç var? Sen Orgeneralsin. En üst rütbe. Neden sana ihtiyaçları olsun?
Babam çaresizlikle konuştu;
Haru: Ordu kötü durumda kızım…Sabah Genelkurmay Başkanı Bay Kim bana ulaştı. Herkes seferber oluyor. Teğmeni, orgenerali, sivili…Herkes ordunun içinde savaşıyorlar. Orgeneral olmam ya da olmamam önemli değil. Benimde gitmem gerek. Ülke bu durumdayken boş duramam.
Duyduklarım fazla ağırdı. Babam orduya katılıyordu. Savaşmak için… Amerikan ve Kuzey Kore ordularından bahsediyoruz. Ölme ihtimali o kadar yüksek ki…Dayanamadım ve babama sımsıkı sarıldım ve sessizce gözyaşlarımı akıttım.
Jiwoo: S-sakın bizi bırakma…Görevini tamamla ve geri gel. Söz mü?
Babam da bana sarılıp saçlarımı okşadı.
Haru: Bu sözü tutamayabilirim kızım. Bilirsin tutamayacağım sözleri vermem. Ama görevimi en iyi şekilde yapacağıma söz veriyorum.
Uzun uzun sarıldıktan sonra ayrıldık. Babam gözyaşlarımı sildi ve bir süre sessiz kaldık. Ardından babam sessizliği bozup konuştu;
Haru: Sabah annenle bir gerginlik yaşadın sanırım. Annen üzgün görünüyordu.
İç çekip konuştum;
Jiwoo: Halledilemeyecek bir şey değil dert etme…
Bir süre durdu ve sonra elini omzuma koyup yüzüme doğru eğildi ve konuştu;
Haru: Bak kızım lütfen anneni üzme. Annene sahip çık. Anneni sana emanet ediyorum. Lütfen ona iyi bak. Ona iyi davran.
Babam böyle konuşunca ona bir şüpheyle baktım ve konuştum;
Jiwoo: Gideceğini bilmiyor mu yoksa?
Babam bir süre duraksadı ve sonra konuştu;
Haru: Hayır bilmiyor…
Şaşkınlığımı gizleyemedim ve babamın gözlerine bakıp konuştum;
Jiwoo: Baba onu bu şekilde bırakamazsın…Ne kadar üzüleceğini hiç düşündün mü? Üstelik geri döneceğine dair sözde vermiyorsun. Perişan olur. Habersiz gidemezsin…
Gözlerim tekrar dolarken babam konuştu;
Haru: Bir şey değişecek mi? İki türlü de üzülecek. Hem gitmeme izinde vermeyebilir. Beni de anlamaya çalışın…
Babamla bakışırken biranda ses geldi;
“Yani bana haber vermeden gidecektin, öyle mi?”
Annem kapının orda babama hüzünle bakıyordu. Babam omzumu bırakıp anneme döndü ve konuştu;
Haru: Hayatım ben…
Annem kapıdan çıkıp yanımıza geldi ve sıkıca babama sarıldı ve uzun süre öyle kaldılar. Annem içerlemekte çok haklıydı. Babam resmen orduya savaşmaya hatta ölmeye gidiyordu. Ve neredeyse anneme haber vermeden. Şimdi onlar belki son kez sarılıyorlardı. Bir süre sonra ayrıldılar. Babam annemin yanaklarından akan göz yaşlarını sildikten sonra ikimize döndü ve konuştu;
Haru: Kendinize dikkat edin…Birbirinize göz kulak olun…Şimdi…Mmm… Gitmem gerek…Hoş çakalın, sizi çok seviyorum…
Arkasını döndüğünde annem yere çöktü ve ağlamaya başladı. Yanına eğilip ona sarıldım ve arkasını dönüp giden babama baktım. Onunda ağladığına emindim. Hissediyordum. Ardında sevdiği kadını ve bitanecik çocuğunu yani beni bırakmıştı. Belki bir daha geri dönmeyecekti. Belki dönecekti? Bunu hiçbirimiz bilmiyorduk…
Annemi kaldırıp içeri götürdüm ve su verdim.
Jiwoo: Anne lütfen ağlama o ülkemizin geleceği için bizim için gitti. Kendini üzme.
Bunu diyordum ama içten içe bende ağlamak, bağırıp çağırmak istiyordum. Babam ölmeye gitmişti resmen…
Annem verdiğim suyu içip bana döndü ve konuştu;
Hari: Haklısın… (Gözyaşlarını siler) tamam bak artık ağlamıyorum…
Anneme gülümsedim. O da bana gülümsedi. Ama bu sahte bir gülücüktü. İkimizde içten içe ağlıyorduk…
1 hafta sonra
Babam gideli 1 hafta olmuştu. Gittiğinden beri ondan asla haber alamamıştık. Bu bizi korkutuyordu. Annemin her gece benden gizlice ağladığını duyuyordum. Ne olacaktı? Ne olacaktık?
Sabah yüzüme gelen gün ışıklarıyla gözümü açmıştım. Üzerimi giyip çantamı hazırlarken bir süre duraksadım ve yere oturdum. Yaşadığımız şeyleri düşünüp gözlerimden yaşların akmasına izin vermiştim. Ağlarken kapımın çalındığını duydum ve hemen gözyaşlarımı silip ayağa kalktım. İçeri annem girmişti. Gözleri kızarıktı. Belki uykusuzluktan, belki ağlamaktan? Ya da her ikisi? Belliydi ama…Onunda kalbi acıyordu. Gelip bana sarıldı ve saçlarımı okşadı. Bende ona sarılırken konuştum.
Jiwoo: Anne…İyi misin?
Annem iç çekip benden ayrılmıştı ve gözlerime baktı. Bir şey olmuştu çok belliydi. Ya da bir haber almıştı…
Hari: Jiwoo… Kuzey Kore karargâha bomba atmış. Baban… Ondan halâ haber gelmiyor… Ve, ve sanırım Busan’a da (yaşadıkları yer) saldırı düzenliyorlarmış…Ne yapacağız? Ne olacağız?
Annem karargâha bomba atıldı deyince kanım donmuştu. Babam…Ona bi şey olmuşsa? Telaşla odamdan hızla çıkıp annemi yalnız bıraktım ve dışardaki en yakın ankesörlü telefona doğru koşmaya başladım. Orduya ulaşmam gerekiyordu. Babamın iyi olduğuna emin olmak zorundaydım. Telefona ulaştığımda baya bir sıra olduğunu gördüm. Herkes ailesinden haber almak için sıra bekliyordu. Halâ içimde büyük bir korkuyla orda durup sıra bekliyordum. Sonra telefonla konuşan kişi kalabalığa seslenerek bir açıklama yaptı;
“Karargâh kötü durumdaymış! Ölü sayısı fazla! Ve ve… İçlerinde Orgeneral Bay Kang da varmış…”
Adamı korkuyla dinlerken son sözü içimi parçalamıştı. Kulaklarımda yankılanıyordu babamın adı…”Orgeneral Bay Kang, Orgeneral Bay Kang…”
Onun kızı olduğumu bilen herkes bana bakıp fısıldaşmaya başlamıştı. Benimse gözlerim doluyordu…Babam ölmüştü…Ben olduğum yerde kalakalmış gözyaşlarımı tutamazken birden yüksek bir gürültüyle sarsıntı geçirdik. Herkes dengesini kaybedip yere düşerken bende yere yuvarlanmıştım. İlk başta deprem oluyor sanmıştım ama sonra gelen silah sesleriyle saldırıya uğradığımızı anlamıştım. Sonra birden annem aklıma geldi. Babamın ölüm haberi yetmiyormuş gibi birde o acıyla anneme ulaşmaya çalıştım. Var gücümle eve doğru koşuyordum. Etrafta Kuzey Koreli piçler herkesi vuruyordu ama ben koşmaktan vazgeçmiyordum. Hiçbir şey umurumda değildi. Eğer anneme de bir şey olursa yapayalnız kalacaktım. O acıyı hiç kaldıramazdım işte. Kafamda olabilecek en berbat senaryolar dönüp duruyordu. Bense halâ hızla eve doğru koşuyordum. En sonunda eve ulaştım ve evin enkaz olduğunu gördüm. Kanım donmuştu titriyordum ve bağırmaya başlamıştım. Hayır annem ölemezdi…İzin veremezdim. Yere çöktüm ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Annemi ben yalnız bırakmıştım…Eğer yanında olsaydım belki onu kurtarabilirdim…Babamın emanetine sahip çıkamamıştım. Ağlarken sinirle toprağı yumrukluyordum ve anneme bağırıyordum.
Jiwoo: HAYIR! ANNE! YALVARIRIM ÇIK ORDAN BENİ BIRAKAMAZSINIZ İKİNİZ DE!…
Yüksek sesle bağırırken bir düşman askerin bana geldiğini gördüm. Ama kıpırdayacak halim yoktu. Beni öldürecek olsa bile umurumda değildi. Bütün varlığımı…Ailemi kaybetmiştim…Kafam öne eğik ölümü beklerken biranda iki tane erkek yaşıtım yanıma geldi ve kolumdan tutup beni kaldırdılar. Ardından koşmaya başladılar. Anın şokuyla ağlamayı bırakıp onlarla koşmaya başlamıştım. Bir yandan da yüzlerini tanımaya çalışıyordum. Ama onları ilk kez görüyordum. Daha önce hiç tanışmamıştık. Ama buna rağmen gelip beni kurtarmışlardı. Kollarımdan tutup beni bulunduğumuz yerden baya uzak bir yerde bir eve getirmişlerdi. Onlara hayatımı borçluydum. Eve girince kolumu bırakıp bana döndüler. Gözlerim kızarık ve yüzümde gözyaşlarım vardı. Onlara şaşırarak baktım. En çekik gözlü olanı konuştu;
“Sen iyi misin? Yaralandın mı?”
Başımı öne eğip hayır anlamında başımı salladım ve gözlerimden yaşların akmasına izin verdim. Kendim için değildi bu yaşlar. Önce babamın ölümünü duyup bunu kaldıramazken sonra annemin beni bırakıp gitmesi fazla gelmişti. Ağladığımı gördüklerinde dönüp birbirlerine baktılar ve sonra az önce bana “iyi misin” diye soran çocuk yanıma gelip gözyaşlarımı sildi. Ve güven verircesine konuştu;
“Şşş…Ağlama, geçti…Artık güvendesin…”
Diğer çocuk yanıma gelip bana su uzatmıştı ve konuştu;
“Al iç biraz…İyi hissetmen için…”
Suyu uzatana bir süre baktım ve sonra alıp suyu yavaşça içtim.
Jiwoo: Teşekkür ederim…Bana yardım etmeseydiniz ölmüş olurdum…Size minnettarım…
Çekik gözlü çocuk 3 tane sandalye çekti ve oturduk. Ardından konuştu;
“Kim olsa aynısını yapardı. Bunun için teşekkür etmene gerek yok”
Yüzüme gülmüştü ve bende istemsizce azıcık yüzüne gülmüştüm. Bir sessizliğin ardından tekrar konuştu;
“Bu arada adım Jeongin. O da Minho. Burada rahat olabilirsin.”
Kendini tanıtınca bende kendimi tanıttım;
Jiwoo: Ben de Jiwoo. Memnun oldum…
Minho bir süre bana baktı ve konuştu;
Minho: O enkaz evde ailen mi vardı? Ağlıyordun…
Bu sorusuyla başımı öne eğip yavaşça evet anlamında başımı salladım. Ve kısık sesle konuştum;
Jiwoo: Annem içerdeydi…Başka kimsem kalmamıştı…Ne yapacağımı bilemedim…
Söyledikten sonra gözümden bir yaş damladı. Elimin tersiyle sildim ve onlara baktım. Bana üzgün gözleriyle bakıyorlardı. Uzun bir sessizlikten sonra konuştum;
Jiwoo:Peki ya sizinkiler? Yani sizin aileniz? Onlar nerde?
Minho ve Jeongin birbirlerine baktılar ve sonra bana döndüler. Jeongin soluk bir ses tonuyla konuştu;
Jeongin: Hikayelerimiz pek farklı değil anlaşılan…Biz Minho’yla ortaokuldan arkadaşız. İkimizin de küçükken annesi öldü. Sadece babalarımızla yaşıyorduk. Ve sonra böyle bi savaş çıktı işte…Savaşın yeni başladığı dönemde, yanlış hatırlamıyorsam 2008 2009 arasıydı. Babalarımız orduya katıldılar. Orduya katıldıklarından sonra onlardan hiçbir haber alamadık. Halâ da alamıyoruz. İkimizin de ikimizden başka kimsesi yok. Yani çektiğin acıyı anlayabiliyoruz. Ve eminim ki bizden başka insanlarda aynen bu acıyı yaşıyorlar. Çok zor bir durumdayız…Gerçekten de belki Kore’nin sonu geliyordur?
Anlattığı şeyleri kesmeden sonuna kadar dinlemiştim. Beni anlayabilen aynı acıyı yaşadığım birilerini bulmak iyiydi hoştu ama gerçekten çok zor ve ciddi bir durumdaydık. Ülkenin sonu geliyor dediğinde içimde bir kabullenememe ve intikam arzusu yüklendi. Emin olamıyordum ama sanki içimden bir ses bana tıpkı babam gibi olup orduda savaşmamı söylüyordu. Bunun içinde asker olmalıydım. Bu kararı ben mi verdim kalbim mi verdi emin değilim. Kararı kalbim verse de sonuçta o kalp benimdi…Asker olup orduya katılacaktım ve canım pahasına savaşacaktım. Kadın olsam da o orduya girecektim. İçimdeki hırsı hissedince ayağa kalktım ve yeni tanışmamıza rağmen ciddi bir bağ hissettiğim Jeongin ve Minho ya döndüm. Ayağa kalkınca bana bakmışlar ve onlarda ayağa kalkmışlardı. Minho bana baktı ve ben konuşmadan o konuştu;
Minho: Ne oldu? Bi sorun mu var?
İkisi bana anlamaz gözlerle bakarken güven verici, kararlı bir ses tonuyla konuştum;
Jiwoo: Ben sanırım bir karar aldım ve belki bu kararımda bana ortaklık etmek istersiniz…
Hala bana anlamaz gözlerle bakıyorlardı ve susuyorlardı. Bende daha açık olmaya çalıştım ve konuşmaya devam ettim;
Jiwoo: Yani biliyorum yeni tanıştık ama üçümüzde aynı şeyleri yaşamışız ve birbirimizin acısını biliyoruz. İçinizde hiç şey duygusu olmadı mı? Yani…Bi intikam duygusu hissetmediniz mi? Babalarımız gibi orduya katılıp Kore için savaşmak ve yani…Annelerimiz ölse bile onları gururlandırmak…Ben bu duyguyu hissediyorum. Aynen şu anda intikam almak ve orduya katılmak istiyorum. Ülkenin, Kore’nin geleceğinin yok olmasını istemiyorum. Kore’ye yeni bir gelecek yazmak istiyorum…Ben kararımı verdim. Ve eğer sizde isterseniz beraber yapalım bu işi…Hep birlikte asker olalım ve canımız pahasına savaşalım…Kabul ediyor musunuz?
Sözümü bitirdiğimde derin bir nefes alıp onlara umutla baktım. Sonra ikisi birbirine baktı ve kafa salladılar. Minho bana döndü ve konuştu;
Minho: Ben… Sanırım kabul ediyorum…İçimde bir farkındalık yarattın. Evet bu yolda seninleyim. (Gülümser)Ve peki ya sen kanka?
Minho’yla Jeongin’e bakmıştık. Bir süre düşündü ve o da konuştu;
Jeongin: Sizi yalnız bırakmıyorum. Bu yola beraber çıkıyoruz. Tamam mı?
Jeongin de onaylayınca gülümsemiştim ve kafa salladım.
Jiwoo: Evet beraber…
Minho: Sonuna kadar…
Jeongin: Asla ayrılmicaz…
Birbirimize bakıp güldük. İşte asker olmayı o zaman karar vermiştik. Elimizde olsa üniversite okuyacaktık ama savaşın ortasında subay olmak için üniversite okuyamazdık. Bizde Seul’a bir şekilde gidip gönüllü olarak orduya katıldık. Genelkurmay Başkanı ölen Orgeneral Bay Kang’ın kızı olduğumu duyunca beni hemen orduya kabul etti ve yoluma Er olarak başladım. Zaten gönüllü erkekleri hemen orduya alıyorlardı. O yüzden Minho ve Jeongin’in de orduya katılması zor olmadı. Üçümüzde ordu için çok çalıştık. Yaralandık, vurulduk, savaştık… Ama hâlâ beraberdik. Hiç ayrılmamıştık. Başarımız teğmenlerin gözüne çarpmıştı. Böylece üniversite mezunu olmasak bile rütbemizi yükselttiler. Konu ülkenin geleceğiyse her şey yapılabilir. Ben, Minho ve diğer Erlerin üstü Çavuşluktan rütbe kazanmıştım. Minho Erlerin üstü olarak Onbaşı olmuştu. Jeongin ise Astsubay olmuştu. Minho, ben ve Erlerin üstüydü. Bu ilerlememiz 3 yıl içinde olmuştu. Gerçekten orduda büyük emeğimiz vardı. Birbirimizle gurur duyuyorduk. Bu süreç içinde üçümüz iyice yakınlaşmıştık. Birbirimizi kollamıştık. Savaş devam etse de biz pes etmeyecektik. Son nefesimize kadar savaşacaktık. Bir gün gece nöbetinde birlikteydik. Tüm üstlerimiz Genelkurmay Başkanı’yla toplantıya gitmişlerdi. Karargâh bize emanetti. Bizde hem nöbet tutuyorduk ve konuşuyorduk;
~(10 Ocak 2014)~
Jiwoo: Hayır Busan’dan vazgeçeceklerini sanmıyorum. Seul başkent olduğu için daha değerli gibi gelebilir ama içten içe Busan’ı da istiyorlar. Busan’ın orduya ihtiyacı var.
Minho: Busan’a yaklaşık olarak 6 aydır dokunmadılar bile. Saldırı düzenlediklerini sanmıyorum. Amaçları Seul’u tamamen ele geçirmek bence.
Jiwoo:6 ay saldırmamaları Busan’ı istemedikleri anlamına gelmiyor. Belki böyle düşüneceğimizi düşünüp o yüzden saldırı yapmamışlardır?
Minho:Tanrım,Jiwoo biraz mantıklı ol. Madem Busan’ı istiyorlar o zaman neden neredeyse bütün güçleri Seul’a karşı kullandılar?
Jiwoo: Çünkü Seul başkent.
Minho: Demek ki Seul’u istiyorlar.
Jiwoo: Bu Busan’ı istemedikleri anlamına mı geliyor.
Minho: Ben öyle bi şey mi dedim?
Jeongin: Aiş yeter! Bi susun ya! Nöbeti doğru düzgün tutun!
Arkadaş da olsak o bizim üstümüzdü ve onun dediğini yapmak zorundaydık.
Jiwoo: Emredersiniz Astsubayım
Hazır ol selamı verdik. Jeongin selamı karşılayınca Minho’ya döndüm ve emir verdim;
Jiwoo: Evet Onbaşı Minho, Siz de Seul’u korumak adına karargahı turlamaya ne dersiniz?
Sırıtıp baktım. Sonra Minho konuştu;
Minho: Ama Çavuşu-
Sözünü kestim ve konuştum;
Jiwoo: Belki de 10 tur turlamak istersiniz? Hm?
Minho en sonunda pes etti ve hazır ol selamı verip dişini sıkıp konuştu bu haline gülmüştüm;
Minho: Emreder-SİNİZ Çavuşu-M
Sonra dönüp karargâhta devriye gezmeye başladı. Giderken arkasından alayla bağırmıştım;
Jiwoo: Seul’u koru Onbaşı! Seul sana emanet!
Minho’nun sinirlendiğine eminim ama bana karşı gelemezdi. Keyiflenip önüme Jeongin’e döndüm. Jeongin bana çok tuhaf bakıyordu ve sırıtıyordu. Bana bakışından mı bilmiyorum ama kalbim hızla atmaya başlamıştı. N’oluyordu? Sadece Astsubayım bana bakıyor. Neden kalbim böyle atıyor ki?
Jeongin yaslandığı duvardan doğrulup bana doğru geldi ve bana yaklaştı. Refleks olarak bir adım geri attım ve nefes alışverişim hızlandı. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Jeongin benle aynı boya gelecek şekilde eğildi ve konuştu;
Jeongin: Baya sert bir çavuşsun Bayan Kang… Değil mi?
Güldü ve daha da yakınlaştı. Onu 3 yıldır tanıyordum. Ama bir kez bile böyle davrandığını görmemiştim. Ve hiç böyle hissetmemiştim. Kalbim deli gibi çarparken ve bana daha da yakınlaşıp sırıtmaya devam ederken biranda acil durum sireni çaldığını duyduk. Duyar duymaz silahımıza ulaştık ve hemen etrafa bakındık.
Jiwoo: Ne oluyor? Ne sireni bu?
Jeongin: Bilmiyorum ama yanımdan ayrılma.
Jiwoo: Minho yu çağırmamız lazım sonra Erler… Gitmem gerek.
Tam gidecekken kolumdan tuttu ve beni kendine çekti. Bu yaptığına çok şaşırmıştım. Bir süre bakıştıktan sonra konuştu;
Jeongin: Gidip sadece Erleri topla! Minho’yu ben bulacağım. Unutma benim astımsın ve dediğimi yapmak zorundasın!
Bana baya sert çıkmıştı…Ama sanki bana zarar gelmesinde korktuğu içindi. Beni bırakınca bir adım geri çekildim ve hazır ol selamı verdim;
Jiwoo: Emredersiniz Astsubayım Çavuş Kang Ji-woo!
Selamıma karşılık verdikten sonra koşarak Minho’nun gittiği yoldan uzaklaştı. Biraz sersemlemiştim ama sonra sert tavrımı takınarak Erlerin kaldığı odaya gittim. Herkes kalkıp hazırlanmıştı ben içeri girince bana dönüp hazır ol selamı verdiler. Bende karşılık verdim ve konuştum;
Jiwoo: Hazır olun ve dışarı çıkıp sıra olun!
Herkes emrimi yerine getiriyordu ama belli ki bunu bir tatbikat sanıyorlardı. Sonra sesimi yükseltip konuştum;
Jiwoo: Asker! Bu bir tatbikat değildir! Hazırlıklı olun!
Erlerin hepsi bana baktılar ve içten içe paniklemişlerdi. Onların üstüydüm ve onları sakin tutup, emirlerimi doğru vermeye çalışıp onların uymasını sağlamalıydım.
Jiwoo: Herkes sakin olsun! Sadece verdiğim emirlere uyun! Dışarıda Onbaşı Lee’yle Astsubay Yang’ta var! Diğer Subaylar ve Teğmenler Genelkurmay Başkanı’yla toplantıda. Anlayacağınız yalnızız! Tek bir hataya yer yok! Anlaşıldı mı?
Bütün Erler aynanda hazır ol selamı verip bağırmıştı;
“Emredersiniz Çavuşum!”
Ve sonra dışarı çıkıp sıra oldular. Hızla yoklama aldım. Ama halâ Minho’yla Jeongin yoktu. Telaşlanmaya başlıyordum. Telsizden bir ses adımı seslenince hızla elime aldım ve konuştum;
Jiwoo: Karargâhtan Çavuş Kang Jiwoo! Tamam!
Telsizden Üsteğmen Seungmin’in sesi geldi;
Seungmin: Jiwoo! Orda iyi misiniz? Baskın düzenlenmiş! Oraya ulaşmamız vakit alabilir. İdare edebilir misiniz? Tamam!
Üsteğmenin sesi gelince moralim bozuldu. Jeongin’i bekliyordum. Ama yine de konuştum;
Jiwoo: Astsubay Jeongin, Onbaşı Minho, ben ve Erlerden başka kimse yok! Baskın nerden düzenlendi Üsteğmenim? Nereye gitmemiz gerek? Tamam!
Seungmin: Az önce Jeongin’le konuştum! Karargâhın altında saldırı varmış! Bize de haberi geldi şimdi! Minho’yla beraberler! Erleri de al ve onlara yardıma gidin! Dayanın en kısa sürede destek yollayacağız! Tamam!
Jiwoo: Emredersiniz Üsteğmenim! Tamam!
Aldığım emirden sonra Erlere gitmeleri gereken yeri söyledim. Onlar Karargâhın altına Minho ve Jeongin’e yardıma gidiyorlardı. Bense hemen silah deposuna gidip yanıma mermi ve şarjör aldım. Yeterli miydi bilmiyorum ama alabildiğim kadar almıştım. Sonra bende hızla koşarak çatışmanın olduğu yere gittim. Kuzey Kore ve Amerika ordusu bu sefer hazırlıksız yakalamıştı bizi gerçekten de. Hızla sipere sığındım ve ilerde ateş açan Minho’yu gördüm. Onun ilerisinde de Jeongin vardı ve ateş açıyordu. Eğilerek Minho’nun yanına ulaştım. Beni görünce bağırarak konuştu;
Minho: Daha fazla askere ihtiyacımız var! Üsteğmene ulaştın mı?
Bende bağırarak konuştum ve ateş açmaya başladım;
Jiwoo: En kısa zamanda burada olmaya çalışacaklar! Ama burayı idare etmeliyiz!
Vurulan Erleri görünce biraz dağılmıştım ama duramazdım. Yoksa Karargâhı ele geçirirlerdi ve her şey çok kötü olurdu. Ateş açarken Minho’nun bana seslendiğini duydum;
Minho: Bak Busan’a saldırdılar!
Jiwoo: Tanrım! Kapa çeneni ve işini yap!
Bu durumda bile benle uğraşıyordu. Ateş açmaya devam ediyorduk. Yaklaşık yarım saattir hiç durmamıştık. Üsteğmen destek yollayacağını söylemişti ama hala kimseler gelmemişti. Düşman fazla güçlüydü. Erlerin hepsi ölmeye başlamıştı ve mermimizde gitgide azalıyordu. Ateş açmaya son hız devam ediyordum. Aynı şekilde Jeongin de büyük bir hırsla ateş açıyordu. Minho da elinden geleni yapmaya çalışıyordu ama o belli ki koruyamadığı, sahip çıkamadığı Erleri düşünüyordu. Bu yüzden hırsı kırılmıştı ve dağılmıştı. Ama yine de ateş açmaya devam ediyordu. O an üçümüzün de aynı şeyi düşündüğüne emindim. 3 yıl önce birbirimize verdiğimiz sözü düşünüyorduk…
“Jeongin: Bu yola beraber çıkıyoruz.
Jiwoo: Evet beraber…
Minho: Sonuna kadar…
Jeongin: Asla ayrılmicaz…”
Bu sözlerin uğruna sonuna kadar çabalıyorduk…
Ama mermimiz git gide azalıyordu. Çok çaresizdik. Yan tarafımda uzakta kalan Jeongin’e baktığımda halâ aynı hırsla ateş açıyordu. Bende elimden geldiğince isabetli vurmaya çalışıyordum. Ama gözlerimin içine giren toprak ve ölü Er ler dikkatimin dağılmasına neden oluyordu. Üsteğmen “yardım göndereceğiz” demesine rağmen halâ kimse gelmiyordu. Erlerin neredeyse hepsi vurulmuştu. Hepsi yiğitçe savaşmıştı. Ama bu yeterli olmamıştı. Biz Jeongin’le halâ çabalarken Onbaşı Minho iyice dağılmıştı. Eski enerjisini göremiyordum. Belki de her şeyi mahvettiğini düşünüp kendini suçluyordu? Erler onun sorumluluğundaydı. Ama o başa çıkamamıştı. Belki suçlu hissediyordu. Bana ve subaylarına karşı. Kesinlikle eski enerjisi yoktu. Şu an belki suçlu olmamasına rağmen çok suçlu hissediyordu. Ben onun çavuşuydum ve ona çok güveniyordum. Belki ona olan güvenimin kırıldığını düşündüğünden ve işleri karıştırmamak için şu an ateş açmıyordu. Ateş açmadığını fark edince ona öfkeyle bağırdım.
Jiwoo: ONBAŞI! SİLAHINI BIRAKMA!
Minho hemen siperde siper pozisyonundan doğrulup dik durup konuştu;
Minho: Çavuşum…B en çok özür dilerim… Yapa-
Sözünü kestim. Silahını bırakması söz konusu değildi. Biz Astsubay Jeongin’le çabalarken o silahını bırakamazdı.
Jiwoo: BU BİR EMİRDİR ONBAŞI! SİLAHINI AL!
Minho siperde hazır ol selamı verdi ve tekrar silahını avuçladı. O da benim sorumluluğumdaydı. Onu cesaretlendirmek zorundaydım.
Jiwoo: Asla pes etme! Devam et! Unutma bu yola birlikte başladık! Hatırla!
Dediklerime hızla başını sallamıştı. Onu biraz daha umutlandırdığımı hissettim.
Minho: Onbaşı Lee Min-ho! Emredersiniz Çavuşum!
Minho’yu kendine getirdikten sonra biraz uzağımızda kalan Astsubay Jeongin’e baktım. Az önce bana baktığı gibi değildi. Şu an acayip hırslı ve korkunç gözüküyordu. Hırsı yüzünden okunuyordu. Ama orayı tek başına halletmesi imkansızdı. Üstelik mermide çok azdı. Tam onun yanına gidecekken telsizimden Üsteğmen Seungmin’in sesi geldi.
Seungmin: Çavuş Kang! Beni duyuyor musun? Tamam!
Telsizi elime alıp konuştum;
Jiwoo: Üsteğmenim sizi duyuyorum! Buraya daha fazla asker gerek! Şarjör ve mermimizde azaldı! Çok çaresiziz yardım edin! Çabalıyoruz ama olmuyor! Gücümüz yeterli değil! Tamam!
Seungmin: Oraya olabildiğimizce çabuk ulaşmaya çalışıyoruz! Ateş açmaya devam edin! Ve yerinizden fazla kıpırdamayın! O siperde mayın olabilir! Tamam!
Jiwoo: Ne?! Nerde var? Üsteğmen Seungmin! Beni duyuyor musunuz? Tamam!
Ses cızırtılı geliyordu. Küfredip telsizi bir kenara attım ve Minho’nun yanına eğildim.
Minho: Ne oldu? Yardıma geliyorlar mı?
Jiwoo: Olabildiğince çabuk olmaya çalıştıklarını söyledi! Ve bir şey daha dedi!
Minho bana baktı ve konuştu;
Minho: Ne dedi?
Jiwoo: Mayın! Mayın olabilirmiş! Kıpırdamamamızı söyledi! Sakın kıpırdama tamam mı?
Minho ateş açmaya devam ederken bir anda durur.
Jiwoo: Dur demedim! Burada kal dedim!
Minho: Bitti… Mermi bitti…
Çaresizce bana baktı. Karşı taraftan gelen kurşunlar hızlanırken kafasını eğdim ve sipere iyice sığındık.
Jiwoo: Lanet olsun! Siktir!
Minho: Çavuşum ne yapıcaz?
Düşünmeye başladım. Ama sanki beynim durmuştu. Çok ama çok çaresizdik. Yan tarafıma bakınca Jeongin’in yardıma ihtiyacı olduğunu fark ettim. Belli etmiyordu ama o da çok yorulmuştu. Kocaman siperde sadece 3 canlı beden vardı. Bizimle olan Erlerin hepsi ölmüştü. Kocaman siperde 3 canlı beden, artı mayın, onun üstüne de mermimiz bitmişti…Biraz sonra aklıma bir fikir geldi.
Jiwoo: Minho! Beni dinle! Aklıma pek bir sonucu olmayan ama sonuçta bir fikir olan manyakça bi şey geldi!
Minho: Neyse yapmaya hazırım çabuk söyle!
Yan tarafıma attığım telsize ulaşıp Minho’nun eline tutuşturdum.
Jiwoo: Eğer çabuk olup asker getirmezlerse bizi siperde sıkıştıracaklar! Ne yaparsan yap çeken bir kanal bul ve Üsteğmene ulaş! Ya da ne biliyim Yüzbaşına! Ama ulaş! Silaha mermiye ve daha çok askere ihtiyaç var! Burada kal ve hallet bu işi!
Minho beni dikkatle dinliyordu. Sonra hazır ol selamı verdi.
Minho: Emredersiniz Çavuşum!
Umutla gülüp omzuna vurdum ve arkamı döndüm. Astsubaya yani Jeongin’e yardım edecektim. Yardıma ihtiyacı vardı. Ne kadar tek başına hallediyormuş gibi gözükse de mermisi git gide azalıyordu. Silahımdaki mermileri kontrol edince maksimum 10 tane sıkış hakkım falan vardı. Tetiği çekip gidecekken Minho beni kolumdan tuttu ve konuştu;
Minho: Mayınları unuttun mu? N’apıyorsun?
Jiwoo: Ölü Erleri takip edeceğim. Eğer onlar düşünce patlamamışsa ben bassam patlamaz değil mi?
Minho: Tamam kabul çok zekisin ama yine de dikkat et!
Jiwoo: Sen Üsteğmen Seungmin’e ulaşmaya çalış, ben başımın çaresine bakarım!
Bunu dedikten sonra daha fazla oyalanmadan Astsubay Jeongin’e yaklaşmaya başladım.
Jiwoo:Astsubayım! İyi misiniz?
Jeongin beni duyunca bana dönmüştü.
Jeongin: Yaklaşma Jiwoo! Ve Minho’yu tek bırakma! Ben burada iyiyim!
Jiwoo: Bekle yanına geliyorum!
Belki yanına sadece bir iki adım mesafe kalmıştı. Ama tam o anda bir şey, (belki bir mayın?) patladı ve toprak gökyüzüne karışıyormuşçasına yukarı kalktı. Ağzıma, burnuma, gözüme her yerime toprak girmişti. Yere düşmüştüm. Hâlâ etrafta göz gözü görmüyordu. Üstelik tek ateş eden kişinin yani Astsubay Jeongin’in silahının sesi de kesilmişti. Yerde yatarken kanımın toprakla buluştuğunu hissediyordum. Son duyduğum şey Minho ve Jeongi’nin bana bağırmasıydı…
Minho-Jeongin: JİWOO!
Gözlerim yavaşça açıldı…Her yerim çok ağrıyordu. Nerde olduğumu ve en son neler olduğunu hatırlamaya çalıştım. En son siperde Jeongin e yardım etmeye gittiğimi hatırladım. Ama sonrasını hatırlayamadım. Ya da direkt bilmiyordum… Nerde olduğumu ise kolumdaki serum açıklıyordu aslında. Yerimden doğrulmaya çalışırken kapının oradan tanıdık bir sesin adımı söylediğini duydum;
“Jiwo…”
Kapıya dönüp baktığımda Minho’yu gördüm. Sivil giymişti ve yorgun gözüküyordu. Onu görünce konuştum;
Jiwoo: Minho… Ne oldu? En son siperdeydik biz ve savaş vardı… Ve…ve Jeongin… O nerde? O iyi mi?…
Minho yanıma yaklaştı ve bir sandalye çekip oturdu. Yakınlaşınca gözlerinin kızarık olduğunu gördüm. Belki uykusuzluktandı belki ağlamaktandı? Ya da her ikisi? Bilmiyordum…Bana bakıp konuştu;
Minho: Jiwoo… Ben iyi olmana… Yaşamana çok sevindim… Gerçekten…
Ona baktım ve konuştum;
Jiwoo: Minho ben iyiyim…Sadece biraz ağrım var. O da geçer. Şimdi bana ne olduğunu anlat…Lütfen ne olduğunu anlat…Ben anlamıyorum…hiçbir şeyi…
Minho bana baktı ve iç çekti. Sonrada anlatmaya başladı;
Minho: Siperde Jeongin’e yardıma giderken bi mayına bastın. Etraf toz bulutuna döndü. Toprağın içine gömüldün diye çok korktuk. Sana yardım etmeye çalışırken Kuzey Kore piçleri durumu fırsat bilip siperi işgal etti. Astsubay…Yani Jeongin… Seni kurtarmak için öne atıldı ve… ve o… Jeongin… Vuruldu… O an orda tek vurulmamış bendim. Hızla seni kucağına alıp kollarıma verdi ve gitmemi söyledi…Buradan kaçmamı istedi…Bizim için…İkimiz için kendini feda etti… (Minho’nun yanaklarından göz yaşları akar) Bak Jiwoo… Yemin ederim ısrar ettim. Seni bırakamam dedim ve onu kurtarmaya çalıştım ama olmadı…Emir vermişti…Emire uymak zorunda kaldım. Gerçekten çok özür dilerim…
Minho eğilip göz yaşlarını benden gizlemeye çalışır. Bende şokla anlatılanları dinlerim. Her kelimede canım daha çok yanar. Derin bir nefes alıp titreyen sesimle konuşurum;
Jiwoo: Y-yani o kurtuldu diyeceksin değil mi…? O kurtuldu Minho… Değil mi?
Gözlerim yavaş yavaş doluyordu ve Minho’ya umutla bakıyordum. Ama Minho umudumu kıracak şekilde başını hayır anlamında salladı ve bana sarıldı.
Minho: Çok çok üzgünüm Jiwoo…B-ben gerçekten inanmak istemiyorum…Onun ö-ölümüne…
O ölmüştü…Beni kurtarmak için kendini feda etmişti… Minho bana sarılınca bende ona sarıldım ve karşılıklı ağlamaya başladık. Onun gözyaşları benim enseme düşerken benim gözyaşlarımda onun ensesine düşüyordu. Bu yola 3 kişi çıkmıştık. Daima birlikte olacaktık. Ama Jeongin sözünü tutamamıştı… Minho ve beni yalnız bırakmıştı…
Göz yaşlarımız bitmek bilmezken Minho kendini toparladı ve benden ayrılıp göz yaşlarımı sildi.
Minho: Tamam ağlama artık. Lütfen Jiwoo… O… Jeongin… Bu ülke için, bizim için öldü… Ve şu anda çok mutlu…
Minho’ya baktım ve burnumu çektim. Sonra konuştum;
Jiwoo: Peki ya sonra ne oldu? Sen beni aldıktan sonra ne oldu? Üsteğmenler geldi mi?
Minho baş sallayıp konuştu;
Minho: Evet… Çok geçmeden Üsteğmenler gelip bize yardım etti. Geçte kalsalar o piçleri yenilgiye uğrattık. İyi haberde bu Jiwoo… Artık savaş bitti. Kuzey Kore Güney Kore savaşı sona erdi…
Minho’nun bu sözlerine sevinmiştim. Son savaşta rolüm büyüktü. Babamı ve annemi gururlandırdığımı düşündüm ve içten içe sevindim. Ama bir yandan aklıma Jeongin gelince kalbim çok acıyordu…Aklıma çatışmadan önceki halleri geldi. Bana dokunuşu…bakışı…sırıtışı…Belki yaşasaydı her şey daha farklı olabilirdi… Ben bir şeyin farkına varmıştım ama bu farkındalığı dile getiremeden Jeongin ellerimden kayıp gitmişti… Ben ona aşıktım ve belki de o da bana aşıktı…Ama aşkımız vatan uğruna başlamadan sona ermişti… Ülkemin özgürlüğünü düşünüp bu acıyı hafifletebilirdim belki? Ama zordu… Hem de çok zordu… Âşık olduğun birinin elinden kayıp gitmesi…Hem de ona açılmamışken… Ama o vatan için ölmüştü, Kore için, bizim için… Ben bunu hep hatırlayacaktım ve acımı hafifletmeye çalışacaktım…
11 Yıl sonra…
Günümüz…
(Yıl 2025 tarih 22 Haziran…)
Şu an 32 yaşında 2 çocuk annesiyim. Emekli Orgeneral Kang Jiwoo’yum… Geçmişteki Güney Kore savaşında kan dökmüş ve yaşayan sayılı askerlerden biriyim. O zamanlar 21 yaşında genç bir kızdım. Hayat benim için çok tazeydi. Ama içinde bulunduğum koşullar hayatımı yaşamamı izin vermemişti. Erken yaşta orduya katılıp savaşmıştım. Asla geçmeyecek olan bir acı da kalbimdeydi…Bunca yıldan sonra…Başka biriyle evlenmiş olsam da onun ölümünü asla unutamadım. Onu bütün kalbimle sevmiştim…Ve hâlâ seviyordum. Bir mezarı bile yoktu…Ama onu her zaman öldüğü sipere gidip ziyaret ediyordum. Evet, bedenini kaplayacak bir mezarı olmayabilirdi ama onun ruhu yılları önce buraya terk edilmişti ve de halâ buradaydı. Bunu hissediyordum. Her geldiğimde neler yaşadığımı hatırlıyordum ve göz yaşı döküyordum. Hayat çok acımasızdı…
Bir gün yine aynı sipere gittim. Orda başka birini daha gördüm. Yakınlaşınca o kişinin Minho olduğunu fark ettim. Onunla halâ iletişim halindeydim ama görüşmeyeli epey olmuştu. Yanına gittim ve ona seslendim;
Jiwoo: Minho…
Arkasını dönüp bana baktı. Beni görünce gülümsedi ve konuştu;
Minho: Jiwoo… Uzun zaman olmuştu…
Jiwoo: Evet…Sahiden de uzun zaman oldu…
İkimizde sipere bakıyorduk. İkimizin aklından da aynı anılar, aynı yaşanmış acılar geçiyordu…Bundan emindim…Sessizdik…Hem de çok…Bir süre sonra sessizliği bozdum;
Jiwoo:11 yıl oldu…Zaman nasıl bir şey böyle…
Minho kafasını salladı;
Minho: Evet… Koskoca 11 yıl… O gideli 11 yıl oldu…
Bunu deyince yüzüm düştü ve başımı eğdim. Yere çömelip toprakta elimi dolaştırdım. Minho da yanıma çöktü ve o da aynını yaptı…
Jiwoo: Burada öldü değil mi…Tam buradayken…
Minho: Evet tam buradaydı… Dün gibi hatırlıyorum…
Gözlerim gözyaşlarımla dolarken bir yandan aklımda yaşayamadığımız anlarla doluyordu. Belki şu an onunla birlikte el ele yürüyor olabilirdim? Belki şu an üçümüz beraber yemeğe çıkıp eğlenebiliyor olabilirdik? Belki her şey çok farklı olabilirdi… Olayların böyle olması kimsenin suçu değildi tabii ki… Ama acıtıyor işte… Çok zor sevdiğin birini kaybetmek…Minho’nun omzuna kafamı yasladım ve gözlerimi kapadım. Hiçbir şeyin mutlu sonu olmayacağını anlamıştım… Er ya da geç ölüm vardı…Sonda birlikte olsak bile hikâyenin en sonunda yine birimiz birimizin mezarına gidecekti… Bizim hikayemizde böyleydi işte… Henüz tam olarak sonu gelmemişti ama Jeongin’in sonu gelmişti. Bizde bir gün ona katılacaktık… O gün orda Jeongin’in yanımızda hissettik ve tıpkı 14 yıl önce verdiğimiz gibi bir söz verdik.
Başka bir evrende yine birbirimizi bulacaktık…
Minho
Jeongin
Ve ben
Arkadaşlığımız bu kez sonsuza kadar sürecekti ve Jeongin’le başlatamadığımız aşkımızı dibine kadar yaşayacaktık…
The end…
8/C Şimal Berra Öztürk
Söğütlü Ortaokulu














