Ana Sayfa Hikâye Atlası Huzur | Halime Doğan

Huzur | Halime Doğan

1
0
Yazı İçi

HUZUR

Bugün hava çok sıcaktı. Ofise gittiğimde etrafta kimse yoktu. Anlaşılan bugün işe bir tek ben gelmiştim. Malum işler kötüydü ne gelen ne de giden vardı. Girer girmez vantilatörü çalıştırdım, içerisi bir güzel havalandı. 2020 yılının verilerini aldım, masaya oturdum ve çalışmaya başladım.

İki saat geçmiş, ben de neredeyse işimi bitirmek üzereydim. Masadaki kalabalığı toparlıyordum, sanki ofiste savaş çıkmış gibi her yer dağınıktı. Kalemlik oraya, dosyalar şuraya, evet şu tükenmez kalemi şuraya koyalım…

Kendi kendime söylenirken kapının açılma sesi geldi. “Kim o?” diye seslendim. Ses veren olmadı. İçeriye kahverengi saçlı, orta boylu, orta yaşın üzerinde, sarı tişörtü bir adam girdi. Elinde bir deste çiçek vardı, gelip yanıma oturdu. Kim olduğunu çıkaramadım.

“Pardon tanıyamadım beyefendi?” dedim.

“Ben Mustafa, nasıl tanıyamadın? Ben pek değişmedim ama sen bayağı değişmişsin. Bizim poğaça Ahmet gitmiş yerine İstanbul beyefendisi Ahmet gelmiş ya, biz şimdi kiminle alay edip güleceğiz” diyerek gevrek gevrek güldü.

Bir an çıkarır gibi oldum, gözüm bir yerlerden ısıtıyordu.

“Şey Mustafa… Ya sen bizim Çınarlıdaki Mustafa mısın?” diye sordum.

“He ya başka kimi bekliyordun, hacı anne seni merak etmiş, kadıncağız rüyasında seni görmüş. Ben de görüşmeyeli çok olmuş ne var ne yok diye seni ziyarete İstanbul’a gideyim dedim. O bahaneyle de Mustafa abine İstanbul’u da gezdirirsin emi, kırmazsın dimi beni?  Ta Çınarlıdan gelmiş ağabeyin, onu değil de başka kimi gezdireceksin?” diyerek gülmeye devam etti.

“Tabii ki ağabeyciğim seni değil de başka kimi gezdireceğim ne var ne yok bizim oralarda? Şimdi ne de güzeldir oralar; bahçeye çıkacaksın, semavere iki odun atıp yakacaksın, akşamın serininde bir güzel içeceksin çayını. Burnumda tüttü valla, özlemişim oraları” dedim.

“Kaç yıldır ne gelir ne de gidersin, tabi özlersin. Madem özledin gelsene Ahmet, karşılıklı içeriz semaver çayımızı” diyince benim yüz ifadem düştü.

“Demesi kolay Mustafa ağabey, ben de gelmeyi çok istiyorum istemesine ama işler iyi değil bu aralar, ofisi hayata geçirmek için arabayı sattım ama çare olmadı… Ne yazık elemanlar da verimli çalışmıyor. Neymiş maaş azmış, ben ne yapabilirim. Baksana işe bir tek ben geliyorum. Neyse boş ver şimdi bunları, hacı anne nasıl görmüş beni rüyasında merak ettim doğrusu” diye sordum. Maksat konuyu değiştirmek tabi, benim canım zaten sıkkın, onunda sıkılsın istemedim.

“Hay Allah çok üzüldüm, oysaki sen buralara gelirken biz sana demiştik be Ahmet’im, oralarda işler zorduk demiştik, üstesinden gelebilir misin demiştik, İstanbul orası yapabilecek misin orada demiştik, ama dinletememiştik. Neyse Hayırlısı olsun inşallah. Rüya konusuna gelince hacı anne seni uçurumda görmüş, atlamaya çalışıyormuşsun. Ben hacı anneye dedim senin yine canın bir şeye sıkılmış diye ama dinletemedim, tutturdu Ahmet’i ziyarete git diye ama iyi oldu buraya gelmem, sana bir yardımım dokunur belki.”

“Allah razı olsun ağabeyciğim, ha bu arada sormayı unuttum bu çiçekler de ne?” diye sordum.

“Sana aldım, işin hayırlı olsun maksadıyla uğur getirsin inşallah” derken telefonu çaldı, uzunca bir konuştu, anlaşılan bir derdi vardı.

Çiçekler bizim yaylanın çiçekleri gibi kokuyordu sanki anamı, köyü getirmişti Mustafa Abi sanki bu bohem, havasız, sıkıcı ofise… Köy, kuzular, uçsuz bucaksız yaylalar geldi aklıma, nasıl da özlemiştim oraları. Anamın soğuk ayranını, kınalı kuzular, buz gibi güllü oluk suyunu. Çiçekleri elime aldım, sanki köyümü, anamı kucaklamış gibi oldum, yaylanın burcu burcu kokusunu duyar gibi bir hoş oldum…

Bir çalışanın masasında gözüme çarpan vazoya koydum beyaz papatyaları… Yaklaşınca anladım ki bunlar kokmayan, kokusuz şehir çiçekleri. O an ne kadar köyümü özlediğimi derinden duyumsadım neden sonra…

Ben çiçekleri yerleştirirken Mustafa Abi’nin konuşması bitti, ardından birlikte eve geçtik. Yemek yiyecektik, sağ olsun hacı anne bir sürü yemeklik göndermiş. Yemek yerken yine telefonu çaldı, biriyle tartışıyordu. Telefonla görüşmesi bitince sordum:

“Ağabey hayırdır inşallah bir derdin mi var? Bana anlatabilirsin” diye sorarak onu zorla da olsa konuşturdum anlatmaya başladı:

“Sorma Ahmet’im ben buraya aslında senden yardım istemeye geldim, ne denir nasıl denir bilmiyorum ama…” diyerek sustu sonra mahzun başını öne eğdi.

Ben de hemen:

“Anlat ağabey, çekinme” dedim.

“Ben borca girdim, adamlar beni sık sık arıyor, bir hafta içinde ödemem lazım parayı, buraya da onun için geldim. Sen İstanbul’da fazla para kazanıyorsundur diye senden yardım istemek için ama anlaşılan ikimizde…” diye devam etti ve yine sustu…

“Bak ağabey sen benim için çok değerlisin, senin yerin bende ayrı, benim bir fikrim var, yarın hallediyoruz bu işi, sıkma sen canını” dedim. Tabi ki aklımda bir şey vardı, yoksa ben düşünmeden hareket eder miyim hiç.

“Aman diyeyim Ahmet’im, sakın benim için bir şeye bulaşma, nasıl halledeceksin, senin derdin başından aşkın” dedi.

“Orasını boş ver” diyerek konuyu kapattım.

Geç olmuştu, Mustafa ağabeyimin yatağını hazırladım. Ardından odama geçip şirket grubuna mesaj attım:

-Şirketi yarın devrediyorum, siz çalışanlarıma iş hayatında başarılar dilerim.

Sabah erkenden Mustafa ağabeyim uyanmadan kalktım ve sessizce kahvaltısını hazırladım. Evden çıkmadan önce bir not bıraktım: “Benim dışarıda işlerim var, sen kendi evinmiş gibi istediğini yapabilirsin”

Notere doğru yol aldım, şirketi devrettim ve arabayı sattığım para ile birleştirip ucuz yollu bir araba aldım. O araba ile köye gidecektik, şirketin parasının bir kısmı ile Mustafa ağabeyimin borcunu ödeyecektim. Kalan para ile de köyde yaşayacaktım, huzurlu bir köy hayatı; stres yok, sıkıntı yok… Planlarım o yöndeydi.

Eve döndüğümde Mustafa ağabey kahvaltısını yapmış televizyon izliyordu. Yanına oturdum ve:

“Ağabey, hadi bakalım gidiyoruz” dedim.

“Nereye?” dedi.

“Nereye olacak köye, hem oraları özlemişim buralar bana göre değilmiş. Bundan sonra orada yaşayacağım; stres yok, sıkıntı yok… Oh mis” dedim, çok mutlu ve huzurluydum.

Yavaş yavaş her şey yoluna giriyordu sanki.

“Şirket ne olacak peki?” dedi.

“Şirketi devrettim ağabey, daha sonra arabanın parasıyla birleştirip köye gitmek için ucuz yollu bir araba aldım, kalan para ile hem senin borcunu ödeyeceğiz hem de köye yerleşeceğim” diyerek gülümsedim.

“Çok doğru ve güzel bir karar vermişsin Ahmet’im. Allah senden razı olsun, ben parayı sana en kısa zamanda ödeyeceğim” dedi. Yüz ifadesinden mutluluğu anlaşılıyordu.

“Ağabey ödeme için acele etmene gerek yok, haydi hazırlan da bir an önce gidelim” dedim.

“Bana yerimi, yurdumu, nereye ait olduğumu bildirdin, asıl ben sana teşekkür ederim” diyerek sırtını sıvazladım…

İki gün içinde ne çok şey gelişmişti. Hayat ne değişik değil mi? Bir gün öyle, bir gün böyle. Derdini veren Rabbim devasını da vermişti. Şükürler olsun Rabbime ki her şey yoluna girmişti.

Halime Doğan

[Eleştiri Haber, 2020]

[07.10.2026, haberedebiyat.com]

Yazı İçi