Ana Sayfa Deneme Yazıları Kendi Kaderini Yazan Mürekkep | Aydın Uzkan

Kendi Kaderini Yazan Mürekkep | Aydın Uzkan

26
0
Yazı İçi

AYDIN UZKAN

KENDİ KADERİNİ YAZAN MÜREKKEP

Toplum, bireylerin arzularını ve ihtiyaçlarını toplayan devasa bir pazar yerine dönüştüğünde, duygusal sadakatler ancak birer pazarlık payı kadar değer taşır. İnsanların ilişkilerini birer yatırım hesabı gibi işlettiği sosyal sistemde, fırtınaya tutulan bir ruhun başkalarından liman olmasını beklemesi, çürük bir dala bütün ağırlığını bırakması gibidir. Vefa, pazarlık masasında unutulmuş eski bir kâğıt parçasıdır artık, rüzgâr nereden eserse oraya savrulur.

İnsanın kendi varoluşsal yalnızlığıyla yüzleştiği o kırılma noktasında, psikolojik olgunluk başkasının elini aramakla değil, kendi ayak tabanlarının toprağa basışını hissetmekle başlar. Toplumsal yanılmaların ve sahte dayanışma maskelerinin arkasındaki menfaat gerçeğini görmek, ilk başta yıkıcı bir aydınlanma yaratsa da nihayetinde kişiyi kendi gücünün mimarı yapar.

Başkasının gölgesinde serinlemeyi bırakan zihin, kendi içindeki güneşi yakmayı öğrenir. Çıkar ağlarının ördüğü bu sık ormanda en sağlam pusula, insanın kendi özkaynaklarına yaslanması ve kendi felaketinde bile kendi kendine yetebilme cesaretini gösterebilmesidir.

Gözü arzularla körleşmiş kalabalıklar, başkasının acısını ancak kendi tarlalarını suladığı sürece fark eder. Toplumsal dokunun ince iplikleri çıkarların keskin makasıyla doğranırken, o ipliklerden sıcacık bir vefa hırkası örmeyi beklemek, zihnin kendine kurduğu en masum ama en yıkıcı tuzaktır.

İnsan ilişkileri birer alacak-verecek defterine dönüştüğünde, samimiyet yalnızca faturası kesilmemiş bir aldatmacadan ibaret kalır. Bu yüzden serabın peşinde tükenmek yerine, kendi kuraklığının farkına varıp kendi kuyusunu kazmak, ruhun atacağı en gerçekçi adımdır.

Psikolojik bir yanılsama olan “birlikte kurtulacağız” hülyası, bireyi kendi eylemsizliğinin mahkûmu yapar. Oysa toplumsal arenadaki her etkileşim, gizli bir güç mücadelesinin ve karşılıklı çıkar denkleminden doğan geçici bir mütarekenin sahnesidir.

Sırtını toplumsal kabulün ya da kof dostlukların esnek duvarlarına dayayanlar, o duvar ilk sarsıntıda yıkıldığında enkazın altında yalnız kalmaya mahkûmdur. Kendi iç dünyasının mimarı olamamış bir ruh, dışarıdan medet umdukça kendi kırılganlığını besleyen bir bağımlıya dönüşür.

Bireyin kendi sığınağını inşa etmesi, dünyaya karşı bir nefret çığlığı değil, aksine varoluşsal bir uyanışın sessiz gururudur. Maskelerin ardındaki hesapçı bakışları okumayı öğrenen göz, artık başkasından onay veya sadakat beklemenin çocuksu bir saflık olduğunu kavrar.

Kendine yetebilme becerisi, ruhun üzerine zırh gibi giyilen bir özerkliktir, bu zırh, çıkarcı rüzgârların savurduğu zehirli oklara karşı insanı kendi merkezinde sabit tutar. Kendi uçurumunun kenarında durup aşağıya korkusuzca bakabilenler, başkasının uzatacağı ipin pazarlığına muhtaç olmazlar.

Toplum, bireyi uysallaştırmak ve kendi çarkları arasında eritmek ister; bu çarkların yakıtı ise insanların karşılıklı bağımlılık illüzyonudur. Bu yanılsamadan sıyrılan kişi, toplumsal rızanın bir kurgudan, vefa beklentisinin ise temelsiz bir sitemden ibaret olduğunu anlar.

Kendi gökyüzünü kendi çizen bir zihin için başkalarının sığ limanları artık cezbettirici değildir. Hakiki özgürlük, fırtınanın ortasında kalabalıkların arasına saklanmakta değil, rüzgâra karşı tek başına durabilecek içsel kökleri salabilmekte gizlidir.

İnsan, kendi yalnızlığının mabedinde kendi tanrısı ve kendi kulu olmak zorundadır. Toplumdan medet ummayı bıraktığımız an, beklentilerin yarattığı o ağır zincirler de kendiliğinden kopup düşer.

Başkasının lütfuna muhtaç bir yaşam, başkasının kaleminden yazılmış bir senaryoyu oynamaktır. Kendi başının çaresine bakmak ise, mürekkebi de kâğıdı da kendi ruhundan çekip alarak kendi kaderini bizzat yazma cesaretidir,  çünkü bu hayatta en güvenli sığınak, insanın kendi hakikatine sığınmasıdır.

Yazı İçi