KENAN SUBAŞI : Kenan Subaşı
MUHABİR : Belli değil
KÖŞE YAZARI : Belli değil
EDİTÖR : Belli değil
(Kenan Subaşı’yı güya büyük sinemacılar arasında görmüşler de bir söyleşi düzenleyelim istemişler. Hoş geldiniz, hoş bulduk ve davetimize icabet ettiğiniz için teşekkür ederiz faslı geçilmiştir.)
(GECE / İÇ / BİR OTELİN LOBİSİ)
MUHABİR — Kenan Bey! Bir film çekme hakkınız olsa ya da şansınız! Hangi senaryonuzu sahneye taşırdınız?
KENAN SUBAŞI — The Outrun.
MUHABİR — Sizce en iyi sinemacı kim? Ya da hayran olduğunuz sinemacı!
KENAN SUBAŞI — Kendim tabii ki… Sonra da Mel Gibson gelir… Birçoğu, Tarkovsky falan der… Sahtekârlık yaparlar… Tarkovsky filmlerinde kapalı anlatım var, her filmi tanrısına yakarış gibi… Öyle Selvi Boylum Al Yazmalım’a benzemiyor… (tebessüm eder)
KÖŞE YAZARI — Bir açıklamanızda aksiyon, bilim kurgu, fantastik filmlerden nefret ettiğinizi söylediniz! Sebebini açıklar mısınız?
KENAN SUBAŞI — Bakın, hanımefendi! Şu anda benim omuzlarımda beyaz bir ışık olsa ve o ışık bana doğaüstü güçler vermiş olsa… Sizce ben burada oturup sizinle röportaj yapar mıyım? Tabii ki hayır… Onca kurtulacak kişi var değil mi? Ne işim olur sinemayla? (tebessüm eder)
KÖŞE YAZARI — Ne demek istediniz? Anlayamadım!
KENAN SUBAŞI — Gerçekçi olalım… Yaşadığımız hayata düş ya da hayal de katsak, gerçekçi olalım… Ayaklarımız yere bassın… Benim aklıma, kalbime dram, aşk ve psikoloji filmleri hitap ediyor… Bir anlamda, doygunluğu da onlardan sağlıyorum… Diğerlerini abartılı, şişirilmiş, tribüne oynanmış buluyorum… İnsana değen, hayata dokunan, iz bırakan şeyler olmalı… Maliyeti düşük olabilir… Önemli olan, izleyiciye ne denli temas ettiği…
KÖŞE YAZARI — Yani insanların ağlamasını mı istiyorsunuz?
KENAN SUBAŞI — En azından, filmimin, popcorna katık edilmesini istemem… Benim filmim, eğlenilecek film değil…
KÖŞE YAZARI — Çok sertsiniz…
KENAN SUBAŞI — Bazen öyleyimdir… Aksiyon, dediniz… Ne yapayım ben ölmeyen adamı? Hayat öyle mi? Bir insana, otuz kişi saldırır da o kişi ölmez mi? Fantastik film de bilim kurgu da öyle… Saçmalık! Reha (Muhtar) Bey ne diyordu? Acı var mı? Ben de o soruyu filmde soruyorum…
EDİTÖR — Sizin için ‘Stalin’ diyorlar… Bunun bir hikâyesi var mı? Yani sizin gibi duygusal senaryolar yazan birinin, Stalin gibi bir isimle anılması ne denli doğru?
KENAN SUBAŞI — Hanımefendi! Dışarıda bi’şeyler içip konuşalım, burası uygun değil…
EDİTÖR — Memnuniyetle…
KENAN SUBAŞI — Başka sorusu olan!
MUHABİR — Âşk nedir? Yani bir senarist, bir yönetmen gözüyle…
KENAN SUBAŞI — Önce insan olarak cevap vereyim… Yunus ne demiş? Gel gör beni âşk neyledi… Âşk, insanı eyler… Ne eyler? Orası uzun, sonu gelmeyen bir yol, git git bitmiyor… Bir sanatçı olarak, aşkı tanımlarsam şöyle; mutlulukla arası pek yoktur, bohçasında hüzün, acı, ızdırap olur… ‘Elde ettim’ dersin, bir de bakmışsın ki aramaya koyulmuşsun… İktidarı, narsizmi sevmez… Ortadadır…
EDİTÖR — Siz hiç âşık oldunuz mu? Olduysanız kime, ne zaman?
KENAN SUBAŞI — İlkokulda… Topluluk içinde ilk ağlayışım da ilkokulda oldu… Âşık olmayı bilmiyordum… Bende bir hâller vardı… O beni hiç sevmedi… İlkokulda…
(uzun süre sessizlik)
EDİTÖR — Burada bile bizi duygulandırdınız…
KENAN SUBAŞI — !
MUHABİR — Kenan Bey! Türkiye, son yıllarda sinemada bir hayli ilerledi… Bunun devamı gelir mi yoksa!
KENAN SUBAŞI — Evet, yoksa! Yoksa Hollywood gibi obeziteye mi tutulur?
(gülüşmeler)
KENAN SUBAŞI — Sinema üzerinden siyasi veya ekonomik algı üreten, yaşadığımız hayatın gerçeklerini manipüle eden, sinemayı bir emperyalist işletme olarak kullanan güç, hepimizin bildiği gibi Hollywood’dur… ABD ve Birleşik Krallık, filmlerinde, kendi propagandalarını yapmıştır… Bir kilise, boyunda bir haç, bir ürünün markası, FBI… Terör ülkelerini hep Orta Doğu’dan çıkartmış, asayişten sorumlu ülkeler de kendileri olmuştur… ABD ve İngiltere, Avrupa da dâhil, sinemada kendi unsurlarını boyamış, süslemiş, masum göstermiş de izleyicinin bilinçaltına kazımıştır… Biz, bırakın onlar gibi yapmayı, kendimizi doğru-dürüst ifade etmeyi bile başaramadık… İçimizde bölünmeler, çatışmalar, görüş ayrılıkları yaşadığımız için kendimizi Avrupa’ya, mesela Latin Amerika’ya, mesela Kore’ye ya da Balkanlara anlatamadık… Bize dair bir hikâye yok… Neyimiz var? Dönerimiz var, Sultanahmet’imiz var… Eskilerimizin hikâyelerini bile anlatamamışız… Yunus Emre, Dede Efendi, Karacaoğlan… Biyografi… Belgesel… Çocuklara ninni, torunlara masal yok… Zayıfız… Zayıfız çünkü şuuru da şiiri de kaybettik… Hangimiz Rambo’yu, Superman’ı, Rocky’ı bilmiyor? Çocukluğumuzdan bu güne, onlar bizim kahramanımız, kurtarıcımız olurdu! Yanılıyor muyum?
MUHABİR — Ben, iki soru soracağım…
KENAN SUBAŞI — Buy’run…
MUHABİR — Birincisi, Türk Sineması ne durumda? Şimdiki hâli nasıl, kötüyse düzelir mi? Sinemamızda, umut va’deden gelişme yok mu?
KENAN SUBAŞI — !
MUHABİR — İkinci sorum ise Türk Sineması’nda sizi etkileyen, ‘en iyi film şudur’ diyeceğiniz bir film var mı?
KENAN SUBAŞI — Sayamadım ama hiç de iki soru sormadınız!
(gülüşmeler)
KENAN SUBAŞI — Sorularınıza kısaca şöyle değineyim… Ben hiçbir zaman, Türkiye’den ümidimi kesmedim… Bu, şiirde de öyle oldu, hikâyede de öyle oldu, sinemada da… Türkler, İslam coğrafyasının kalkanı konumundadır, hem askeri, hem ekonomik hem de kültürel saldırılara karşı İslam’ın zırhı… Bizim, batı karşısında, İslam’ın kılıcı olduğumuzu birçok kişi söylemiştir, aynı zamanda zırhıyız da… Yani şöyle söyleyeyim; ehl-i küfür, Kâbe’yi yıkacaksa önce İstanbul’u alt etmeli… Bilmem anlatabildim mi? Son sorunuz da sinemamızda hangi film! Evet! Ben, Muhsin Bey’e ayrı bir ilgi duydum, o filme ayrı bir gözle baktım… Mesela Şener Şen’in, çiçeklerle konuşması yok mu? (tebessüm eder) Sevdiği kadının ismini söylerken mesafe koyuyor… Sevda Hanım, diyor… O sahne beni mahvediyor… (tebessüm eder)
MUHABİR — Teşekkür ederim…
KENAN SUBAŞI — !
EDİTÖR — Siz miyop musunuz? Halüsinasyon görüyor musunuz? Sağlınız hakkında birçok dedikodu dolaştı da…
KENAN SUBAŞI — Çok şükür öldüremediler…
(gülüşmeler)
MUHABİR — Kenan Bey! Söyleşimizden önce dedikodunuzu yaptık, dedik ki ‘Kenan Bey, onları boş kafayla yazamaz, kesin bir yasaklı madde alıyordur, kalbimizden vuruyor çünkü’…
KENAN SUBAŞI — Evet… Nerede çalışır vaziyette ama gitmeyen bir araç görsem… Trafikte durma ayrı, duraklama ayrı, park etme ayrıdır… Neyse… Nerede öyle bir araç görsem eğiliyorum, ağzımı egzoz borusuna dayıyorum, gelen kimyasaldan bir iki indiriyorum, sonra odama gidip kâğıt kalemin başına geçiyorum…
(kahkahalar)
KENAN SUBAŞI — LPG’dir, dizeldir, benzindir, hepsinin kafası farklı…
(kahkahalar)
KENAN SUBAŞI — Yok öyle bir şey ya! Aşık olmuş biriyim ben, başka da bir şey yok hayatımda…
EDİTÖR — Allah da sizi güldürsün, Kenan Bey… Rimelim de aktı… Hay Allah…
KENAN SUBAŞI — !
MUHABİR — Sevenlerinize, sinemacılara ya da izleyenlere son olarak ne söylemek istersiniz?
KENAN SUBAŞI — Sokaktan ayrılmasınlar… Yaptıkları işi hayattan soyutlayarak yaparlarsa kendilerine işkence yaparlar. Bakkal neyse filmde de odur… İşçi neyse… Hırsız, borsacı, âşık! Bunlar hayatta nasıl ise filmde de öyledirler… Biz sinemacılar bir bakıma naklederiz. Olmuş, olmakta, olağan şeyi bir yerden alıp sahneye taşırız… Ufak dokunuşlar da yaparız, o da olmazsa olmaz… Bakın! Aklıma bir sahne geldi! Bir filmde görmedim, aklıma şimdi geldi… Bir yatakta uyuyan çocuğu düşünün! Rüyasında bir kenara çekilmiş de bevlediyor! (tebessüm eder) Çiş ediyor, diyelim… Sabah olup uyanınca yatakta bir ıslaklık! (tebessüm eder)
(sessizlik)
KENAN SUBAŞI — Bu yani… Hayat böyle bir şey… Filmler de hayatla böyle yan yana, kol kola olmalı…
EDİTÖR — Çok teşekkür ederiz…
KENAN SUBAŞI — Ben de size…












