RAHİME KÖSEM ALCAN
YUNUS MİSAFİRİMİZ OLMUŞ
Bizim Yunus misafirimiz olmuş, kapıda bekletmeyelim. Alalım içeri “hoş geldin sefalar getirdin” diyelim. Deriz ya, deriz elbet! Bu nasıl bir konuktur, nasıl değerli misafirdir, hemen alırız içeri. Hey gidi Koca Yunus sen bize geldin ha! Bizi unutmadın, asırlar önce gezdiğin, aşkla yanarak şiirler söylediğin bu topraklara tekrar teşrif ettin.
Misafirperveriz ya! Ona en güzel, en mükellef sofralar kurarız. Rahat etmesi için elimizden geleni yaparız. Sırtına yastıklar koyup, ne ihtiyacı varsa karşılarız. Günlerce yürüdün, gel şöyle yıkan, ev senin, banyo senin deriz. Temiziz, düzenliyiz, köşede bucakta toz zerresi barındırmayız!
Toprakta kir yoktur. Bulaşmışsa da, içine çeker, emer, dönüştürür. Toprakla hemhâl olmuş gönülde kir yoktur. Yunus’ta asla kir barınmaz, toprak gibi temizler o da. Asıl bizim gönlümüz kirlidir. Yunus içeri girip bağdaş kurarken, köşe bucağı tekrar temizleriz, evde hoşa gitmeyecek ne varsa gizliden gizliye kaldırmaya çalışırız. Ama gönlümüzü, onsuz koyduğumuz, çorak çöllere döndürdüğümüz gönül evimizi gizleyemeyiz istesek de. Zira Yunus bir ulu erendir. O, gönül gözüyle görür, gönül sesiyle söyler.
Eyvah, televizyonda takip ettiğimiz dizi de bugün sezon finali yapacaktı! O, yıkanıp, dinlenirken izler miyiz acaba? O,abdest tazeleyip, namaza dururken çaktırmadan açar mıyız? Açarız, açarız… Sonra, biz filme dalmışken sessizce girer içer. Dehşetle bakar, nefes alış verişleri hızlanır. Başını yere eğer. Kavgaya, çatışmaya dayanmaz yüreği.
Kapatırız hemen, suçlulukla başımızı öne eğeriz. Gönülden yaşlar akıtıp özürler dileriz. Anlatırız halimizi. Biz böyle değildik deriz. Sistem suçlu, eğitim sistemi, medya ve yöneticiler suçlu. Bu teknoloji denen illeti icat edenler suçlu. Biz böyle olacak insanlar değildik. İnanmazsan bir ara sen bizim altın günü, geçmişleri anma, mevlüt, kandil programlarımıza katıl, istersen götüreyim birine. Gidince dinle, en az iki şiir senden okuyoruz, ilahiler söylenirken eşlik ediyoruz, gözümüzü kapayıp huşu ile dinliyoruz.
Ey Yunus, biz seni çok seviyoruz. Örneğin “Sordum sarı çiçeğe sen Yunus değil misin?” var ya, çocukluğumdan beri zihnime kazındı. Kendimi sonsuz ovalarda, sarı çiçeklerle dolu dağlarda hayal ederim.
Bir de “dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek/ sen derviş olamazsın” dersin, düşünüp şöyle bir bakarım kendime. Sonra, “Bana seni gerek seni” der, Hak aşkını dile getirirsin. “Gel gör beni aşk neyledi” adlı ilâhiyi hangi sanatçıdan dinlersem kendimden geçerim.
“Bir ben vardır benden içeri” diyorsun ya, o zaman da manevi bir hoşluk hissediyorum. Sonra, “bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” diyorsun, secde ederken gönlümü düşünüyorum, günahlarımı düşünüyorum, ürperiyorum.
Evet, haklısın, biz seni ezberledik ama anlayamadık. Okumak değil, hissetmek, en derin manalarıyla düşünmek gerek. Şimdi bunun acısını ve utancını yaşıyoruz. Ne mi yaptık, neyle mi vakit geçiriyoruz? Nasıl mı yaşıyoruz? Anlatsam anlayamazsın, bence hiç sorma. Bu yüzyılda yaşayan insanları hiç anlamaya çalışma.
Derken o da sormuyor, garip başını eğip bekliyor. Biz hiç sorulmadan suçluluk psikolojisiyle art arda halimizi, ahvalimizi anlatıp duruyoruz. Bir ara haber bültenlerine takılıyoruz, alışkanlıktan, köşede duran cam ekran hayatımızın bir parçası oldu artık. Spiker, gözlerini kocaman açmış, hiç nefes almadan hararetli hararetli anlatıyor; kadın cinayetlerini, çocuk tacizlerini, hırsızlık ve kapkaçları sunarken buz gibi terlemeye başlıyoruz. Hay aksi şu meret de bir gün iyi bir haber vermedi diyoruz. Bakıyoruz Bizim Yunus da boncuk boncuk terlemiş, adeta başı göğsüne yapışmış, küçüldükçe küçülmüş bu büyük insan.
Sonra yine anlatıyoruz olan biteni dilimiz döndüğünce. Sonra, başka bir haber çıkıyor. Dikkat kesiliyoruz, zira Yunus Emre’nin adı geçiyor. Bu sefer ona gururla dinletiyoruz, televizyonun sesini açıyoruz:
“Bu yıl, Yunus Emre’nin 700. Ölüm yıldönümü nedeni ile UNESCO Tarafından Yunus Emre ve Türkçe Yılı ilân edilmiştir.”
Sevinçle ve gururla ona doğru dönüyoruz. Ama o, gitmiş, sırra kadem basmış ve etrafı güzel bir çiçek kokusu sarmış, gözümüzden akan yaşlarla kalakalıyoruz.
[Yazarın yakında yeniden baskısı yapılacak olan deneme kitabından…]
















