Ana Sayfa Hikâye Atlası Balık Ağlarına Takılan Sevda | Cemal Çetinkaya

Balık Ağlarına Takılan Sevda | Cemal Çetinkaya

41
0

CEMAL ÇETİNKAYA

BALIK AĞLARINA TAKILAN SEVDA

         İkindi namazını bitirip camiden çıkan balıkçılar teknelerine koşar adım gidiyorlardı. Her giden teknesinin motorunu çalıştırıyor, her çalışan motorla motor seslerine bir yenisi daha ekleniyor, sesler birbirine karışıp daha da gürültülü hale geliyordu. Kefken tarafından palamut akını olduğu bilgisi çoktan gelmişti balıkçılara. Birazdan hepsi bir anda boğaza doğru yönelecekler, pancar motorların o gürültülü sesleriyle nasiplerini aramaya gideceklerdi. 

        Cevat Reis teknesine çoktan gelmiş, motorunu çalıştırmış, Yunus’u bekliyordu. “Hadi!” dedi Cevat Reis, “Nerede kaldın be çocuk!” Yunus hiç geç kalmazdı. Hatta her zaman Cevat Reis’ten önce gelir, teknenin motorunu çalıştırır, Cevat Reis’in camiden çıkmasını bekler, namazdan çıkınca ilk ayrılan balıkçılar onlar olurdu.

        Balıkçı tekneleri İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombardıman uçakları gibi arka arkaya dizilmiş boğazdan çıkmaya başlamışlardı. Her geçen tekneyle Cevat Reis sabırsızlanıyor, “Hadi be Yunus nerde kaldın!” diyordu. Cevat Reis inatçı, asabi bir adamdı. Ama bir tek Yunus’a kızmazdı, kızamazdı. Yenimahalle’de herkes Cevat Reis’i tanır huyuna giderdi. Bu inatçı, sinirli adamı yine de herkes çok severdi. İyiliğinin dokunmadığı insan, yardım etmediği balıkçı yoktu neredeyse. Onun ördüğü ağları kimse onun gibi öremez, bağladığı palamut çaparilerini kimse onun gibi bağlayamazdı. Balık sezonu dışında hiç boş durmaz ya ağ örer ya da palamut çaparisi bağlardı. Çoğu zaman siparişleri yetiştiremezdi. Sevmediği adama da ağ örmez, çapari bağlamazdı. Sadece sebep bu değildi tabii ki, çünkü o bir şehit babasıydı. Yıllar önce çok sevdiği biricik oğlunu askerlik görevini yaparken doğuda şehit vermişti.

         Bir sigara sardı Cevat Reis. Hep sarma sigara içerdi, hazır sigaradan tat alamam derdi. Yaktı sigarasını. Teknelerin neredeyse hepsi boğazdan çıkmıştı, sonlara kalan Kısmetim teknesi basa gaz gidiyordu boğaza doğru.  Cevat Reis boştaki elini havaya kaldırarak “Yavaş ol yavaş, vuracaksın tekneyi iskeleye!” diye bağırdı.  Tekne birden yavaşladı. Cevat Reis’i gören Ali Kaptan korkudan neredeyse tornistan yapacaktı. Ama teknenin dalgası Cevat Reis’in teknesine çoktan ulaşmıştı. Tekne iyi bir sallandı, iskeleye sürten usturmaçaların gıcırtısıyla birlikte Cevat Reis “Ey Allah” diyerek yere düşen uzatma ağının kurşununu düzelti. Kısmetim’in kaptanı Ali Reis eliyle özür işareti yaparak boğaza doğru yoluna devam etti. Cevat Reis sigarasından son bir çekip, izmaritini Sakarya Nehri’ne attı. Zamanlama mükemmeldi. Sanki Yunus o sigarının suya düşmesini bekliyordu. Bir anda belirdi teknenin yanında.  Aldığı erzak poşetini Cevat Reis’e uzatarak “Geldim Reis, geldim.” dedi.  Tekneye atlar atlamaz baş halatını çözdü. Cevat Reis de kıç halatını çözüp motora gaz verdi. Yunus eline palamut çaparisinin kasnağını alarak kıç tarafa geçti. Uzatma ağların üzerine bıraktı kendini, gözlerini hiç ayırmadan dümen suyuna bakıyordu sadece. Bir hal vardı belliydi. Çünkü her geldiğine ilk önce Cevat Reis’e takılır, ona bir iki espri yapar, bazen onu kızdırır sonra ikisi de gülüşür öyle çıkarlardı denize. Bu sefer bir başkaydı. Cevat Reis anladı anlamasına fakat şu an konuşamazlardı. Motor sesinden konuşmaları rahat duyulmazdı. Hem de balık başlamıştı. Denizde balık varsa her şey dururdu, bu kuraldı. Yaklaşık iki-üç mil ileride tekneler birbirine yaklaşmış, palamut oynaklarına girip çıkıyor balık avlıyorlardı. Plan belliydi. Akşam ezanına kadar çapariye gezecekler, hava karardıktan sonra beyaz evin üst tarafından uzatma ağlarını atacaklardı. Palamut Kefken tarafından geliyordu. Balıklar en geç akşama oradaki meraya varırdı. Uzatma ağlarını atınca teknenin motorunu durduruyor, denizde üç dört saat baş başa kalıyorlardı. En güzel sohbetleri de bu zamanlarda yaparlardı. Cevat Reis, her şeyi o zamana bıraktı. Bir taraftan da Yunus’un derdini merak ediyordu. Yunus’u oğlu gibi severdi.  Yunus onun doğuda şehit verdiği oğluyla yaşıttı ve adaştı. Aslında adaş olması tesadüf gibi görünse de tesadüf değildi. Cevat Reis’in yıllar önce batan tekne kazasında kaybettiği balıkçı arkadaşı Yaşar Reis’in oğluydu Yunus. Cevat Reis ve Yaşar Reis’in çocukluk arkadaşlığı ile başlayıp Yaşar Reis ölünceye kadar sürmüş bir dostlukları vardı. İkisi de birbirine yakın zamanlarda evlenmiş, birbirlerine yakın zamanda çocukları olmuştu. Denizi ve yunus balıklarını çok sevdikleri için bir gece balığında karar vermişlerdi erkek çocukları olursa Yunus ismini koymaya. Cevat Reis askerde oğlunu Şehit verince, Yunus’un babası Yaşar Reis de denizde ölünce ikisi birbirine kader arkadaşı olmuştu.

        Rüzgâr yıldızdan poyraza dönmeye başlamıştı, çaparilere üç beş palamut vuruyordu. Akşama büyük ihtimalle uzatmalara da balık vuracaktı. Her şey yolundaydı yani. Normalde böyle zamanda ikisi de mutlu olur, ikisinin de yüzü gülerdi. Ama Yunus’un ağzını bıçak açmıyor, gözlerini Cevat Reis’ten hep kaçırıyordu. Bir ara zar zor “Kurşunu azaltalım biraz Reis. Dalga azaldı, balık kabardı.” diyebildi.  İkisi de kurşunları yüz grama düşürdüler. Daha çok balık vurmaya başladı. Belki kurşunu hafiflettikleri için belki de hava kararmaya başladığı için çünkü en güzel balık hava kararırken vururdu… Yüz elli çifte yakın palamut aldılar.

     Hava kararınca artık uzatma zamanı gelmişti. Ay vardı. Ay olduğu akşamlar balık ağlara daha iyi vururdu. Uzatmacılar ayın durumunu takip ederlerdi. Ay yoksa yakamoz yapar, bu sefer balığı görerek çeviren voleciler balığa çıkarlardı. Büyük bir ihtimalle akşam uzatma ağlarında balık olurdu. Uzun zamandır böyle balık almamışlardı.

     Beyaz evin üstüne geldiler. Yaklaşık bin metre uzunluğundaki uzatma ağını denize bıraktılar. Şimdi sıra beklemeye gelmişti. Yunus yine teknenin kıç tarafına oturmuş sadece denize bakıyordu. Gözlerini Cevat Reis’ten kaçırıyor, konuşmak istemiyordu. Koyu bir sessizlik vardı artık. Sessizliği sadece poyraz rüzgarıyla dalgalan Türk bayrağının yalpalama sesi bozuyordu. Cevat Reis neredeyse her balıkta Yemen Türküsü’nü söylerdi. Çok güzel sesi vardı. Gençliğinde eşi Mihriban’ı da güzel sesiyle tavladığı söylenirdi Yenimahalle’de. Hatta Mihraban’a âşık olduğu o yıllarda Yenimahalle’ye Mihriban türküsü yüzünden gına gelmiş diye anlatılırdı. 

       Bu akşam “Yemen Türküsü”nü söylemedi Cevat Reis, bu akşam “Odam Kireç Tutmuyor” türküsünü söylüyordu. Ama öyle bir söylüyordu ki, insanın yüreğini söküyordu. Bırakın derdi olan insanın derdini dağlamasını, dertsiz insanı dertli yapardı. Yunus kendini ağlamamak için zor tutuyordu. Neredeyse kaldırıp kendini denize atacaktı. Cevat Reis söyledi de söyledi. Birkaç aşk türküsü daha söyledi. Aslında anlamıştı meseleyi.  Ama Yunus’un ona açılmasını bekliyordu. Yunus ona bu konulardan hiç bahsetmezdi. O da sormazdı zaten. Zamanında o da aşk acısı çekmişti Mihriban’ı kandırıncaya kadar, bilirdi.

       “Ne var Yunus?” dedi Cevat Reis en sonunda. “Yok bi şey Reis.” dedi Yunus. Cevat Reis Yunus gözlerine bakarak “Olmaz olur mu Yunus sende bir hâl var. Ben anlarım, nedir derdin?” dedi. Yunus, Cevat Reis’ten uzaklaşmak istiyordu. Ama bir teknede nereye kaçabilirdi ki? “İyiyim ben Reis” diye cevap verdi. Cevat Reis “Elif mi?” dedi. Elif ismini duyunca Yunus’un bakışları değişti. Bu akşam ilk defa Cevat Reisin yüzüne gözlerini kaçırmadan baktı. “Elif’i sen nerden biliyorsun Reis.” dedi Yunus. Cevat Reis hafifçe gülümsedi. “Bilmem mi ben… Ben Cevat Reis’im. Şu denizlerin altını üstünü bilen. Yağmuru, yağmurdan önceki kaçağı, fırtınayı hisseden en sevdiği insanın yüreğindeki sevdayı bilmez mi Yunus. Hem sevda bu sen anlatmazsan bakışın anlatır, gülüşün anlatır, bazen sesinin tonu, bazen suskunluğun anlatır. Bir sevda türküsünü dinlerken yere bakışın anlatır. Vücut tutamaz içinde bir sevdayı patlar bir yerde. Bir yerde bir ateş yanar da o ateş hissedilmez mi?  Sende de bir ateş yanıyor Yunus, Elif değil mi o ateşin adı.”

      Yunus’un utangaçlığından yüzü kızarmış, üzüntüsüyle utangaçlığı birbirine karışmıştı. Elif’i sevse de Cevat Reis’e söyleyemezdi. Elif Cevat Reis’in kardeşi Haydar’ın kızıydı. Cevat Reis yaklaşık on yıl önce miras yüzünden kardeşiyle tartışmıştı. O günden beri onunla konuşmuyordu. Hatta kardeşi dört yıl önce felç geçirip yatalak olmuş, araya onca hatırı sayılır adam girmiş Cevat Reis’i kardeşiyle barıştıramamışlardı. İki kardeş yedi yıl önce Cevat Reis’in şehit düşen oğlunun cenazesinde bir defa yan yana gelmiş, onda bile Cevat Reis kardeşinin yüzüne bakmamıştı. İnatçıydı Cevat Reis, bir kez küstü mü bir daha barışmazdı. Oysa kardeşi kaç defa telefon etmiş, onunla görüşmek istemiş, özür dilediğini iletmiş, hatta bütün baba malından vazgeçeceğini yeter ki abisinin onu affetmesini istemişti ama Cevat Reis’i “Ne o malı isterim ne onunla konuşurum” demişti. Şimdi yatalak yatağında abisinin insafa gelmesini bekliyor, hatta bunun olmayacağını bile kabullenmiş görünüyordu. 

       Cevat Reis Yunus’a, “Söyle bakalım ne oldu Elif’le ilgili?” Yunus artık her şeyi anlatmaya ikna olmuştu. Sonuçta karşısında tanıdığı en bilge insan duruyordu. “Elif’i” dedi, “Elif’i yarın akşam istemeye geleceklermiş.” Bu cümleyi söyler söylemez Yunus, sanki ciğerlerindeki havanın tümü çıkmış gibi nefessiz kaldı bir an. Biraz duraksadı, yüzünü tekrar Cevat Reis’ten kaçırdı.  Cevat Reis ses tonunu yükselterek “İstemeye mi geleceklermiş. Kimmiş onlar?” dedi. Yunus kızgın bir ses tonuyla “İlçeden, beyaz eşyacılar var ya, hani şu zenginler” dedi. “Elif ne diyor peki?” diye sordu  Cevat Reis. Yunus kendinden emin bir sahiplenme duygusuyla “Elif istemiyor Reis. O söyledi zaten bugün.” dedi.

        Cevat Reis birkaç dakika duraksadı. Hayatında en önemli kararı verecekmiş gibi yutkundu, sakalını sıvazladı. Bir eliyle tekneye tutunurken diğer eliyle cebinden telefonunu çıkardı Yunus’a uzattı. Gözleri yakını görmediği için aramalarını hep Yunus’a yaptırırdı. “Ara bakalım” dedi Yunus’a. Yunus “Kimi arayacağım Reis?” Kardeşim Haydar yazıyor, onu ara ver bana.” dedi Cevat Reis. Yunus heyecan ve merakla rehberden Kardeşim Haydar’ı buldu, arama tuşuna bastı.  Yunus pür dikkat telefonu dinliyordu. Sanki yeryüzünde bütün sesler ve zaman durmuş sadece çalan telefon sesi vardı. Telefon üç kez çaldı. Telefonu kardeşi Haydar açtı. “Abi, abi, abi, sen misin, abi sen misin?” diye soruyordu heyecanla telefondaki ses. Cevat Reis önce biraz sessiz kaldı. Haydar hâlâ “Abi sen misin, abi sen misin?” diye soruyordu.  Cevat Reis “Evet, benim hayırsız, benim” dedi. O anda Haydar’ın mutluluktan ağlama sesi duyuluyordu telefonda, “Abi sen aradın ya beni, artık ölsem de gözlerim açık gitmez. Abi affet beni” dedi Haydar. Cevat Reis’in gözleri de ıslanmıştı hafiften. Yunus’a çaktırmadan gözlerini sildi. Yunus bir ara Cevat Reis utanmasın diye yüzünü sancak tarafına doğru dönmüş, denize bakıyormuş gibi yapıyordu ama can kulağıyla Cevat Reis’i dinliyordu. Cevat Reis “Bak hayırsız, seni bir şartla affederim. Senin Elif’i benim Yunus’a verirsen…” Yunus için zaman orada durmuştu sanki, saniyeler geçmiyordu.  Haydar “Benim Elif’i senin Yunus’a mı istiyorsun abi?” diye sordu Cevat Reis’e. “Evet” dedi. Cevat Reis “Ondan iyisini mi bulacaksın!” Ve nihayet Haydar Yunus’un beklediği o önemli cümleyi söyledi. “Ne demek abi, sen istersin de olmaz mı? İste canımı vereyim abi. Yeter ki dünya gözüyle seni bir daha göreyim, bir daha sarılalım birbirimize.” Cevat Reis “Tamam hayırsız, tamam. Uzatma. Yarın akşam geliyoruz istemeye, bir defada ver kızı ha, bizi uğraştırma.” Haydar’ın sevinci telefondan bile belli oluyordu. Cevat Reis konuşmasına devam etti. “O beyaz eşyacılara da söyle, istemeye filan gelmesinler, bundan sonra birini isteyecekleri zaman o kızın sevdiği var mı onu sorsunlar. Hadi görüşürüz.”

       Bir anda o sessizlik yerini sevince bırakmıştı. Yunus’a yedi seksenlik tekne bu sefer sevinçten dar geliyordu, kolayını bulsa teknede koşacaktı. Dayanamadı, Cevat Reis’e sarıldı. Baba oğul gibi birbirlerine sarıldılar. İkisi de kendini ağlamamak için zor tutuyordu.

      “Hadi!” dedi Cevat Reis “Ay kayboluyor, çekelim ağları. Bakalım balık var mı?” Cevat Reis mantar yakadan, Yunus kurşun yaka tarafından çektiler ağı. Ağdan o balık bolluğundan hiç balık çıkmadı. Çapariden aldıkları palamutlar olmasa eve eli boş döneceklerdi.  Cevat Reis Yunus’a döndü: “Eeee ne yapalım Yunus, bu akşam bizim ağlara sevda takıldı…”