Cemil Meriç, Bu Ülke adlı eserinde şöyle der: “Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar…”
İşte ben de edebiyat dünyasında bu “hür tefekkür kalesinin” ayakta kalmasına inanarak, sırf kelimelerin gücüne, edebiyatın bir adım daha ileri gitmesine olan inancımdan bir dergiye saf bir gönüllülükle girdim. Canımı dişime takıp teknikten temaya, edebi içerikten tasarıma kadar her şeye koşturdum. Fakat karşımda edebiyattan da yöneticilikten de tamamen bihaber, sözde bir genel yayın yönetmeni vardı.
İşin en trajikomik tarafı, bu arkadaşların henüz ortada edebi bir kimlikleri bile yokken “şirketçilik” oynamaya bayılmalarıydı. “Yazgonder.com’da” sanki şirkete eleman arıyormuş gibi ilan açıp, beni Zoom’da “Biz yeni bir oluşumuz, şu an maddi beklentimiz yok” diyerek bildiğiniz mülakata soktuğunu unutamıyorum. Ülkenin asırlık dergileri bile ayakta kalma mücadelesi verirken, daha deneme yazmayı bilmeyip benden nasıl yazılır acaba diye tavsiye isteyen, Cumhuriyet dönemi kaynakları dilenen birinin bana CEO’culuk oynaması çelişkinin zirvesiydi. İşin mutfağında ise vizyonsuzluk bambaşka bir boyuttaydı. Kendi kurduğum “Bitigey.com’un” altyapısından çok etkilenmişti, “Bize de yapalım” dedi. Oturdum, tıkır tıkır işleyen profesyonel bir sistem kurdum. Her şey mükemmeldi. Ama sözde oluşum, günümüz mobil okuma alışkanlıklarının (aşağı kaydırmanın) farkında bile olmadığı için “Sayfalar neden yan yana açılmıyor?”, “Aydınlık/karanlık mod niye var?” gibi tamamen orta çağından kalma dertlere düştü. Bana “Ekiptekiler tasarımın tam görünmesini istiyor” diye hayali bir çoğunluktan bahsediyordu. Oysa ortada topu topu beş kişiydik ve işi yapan sadece bir grafik tasarımcı vardı. Kendi temelsiz takıntılarını dayatmak için resmen çocuk kandırır gibi “ekip istiyor” bahanesinin arkasına sığınıyordu.
Yönetim biçimi derseniz, tam bir komedi. Ben dergi daha fazla kişiye ulaşsın diye çabalayıp Instagram hesabı açıyorum, doğal başvuruları artırıyorum; teşekkür edeceğine “Neden benden habersiz iş yapıyorsun, kapat hemen” diye azarlamaya kalkıyordu. Çözüm bulmak yerine “Hadi bir WhatsApp grubu kuralım, tasarımcıyla yazılımcı tartışın” diyerek bizi adeta bir dövüş arenasına atıp kenardan izlemeye bayılırdı fakat ben bunların hepsini reddetmiştim.
Ve tabii ki beklenen final geldi: Arkamdan iş çevirdiğini, “Yazılımcı buldum” yalanıyla sunucu şifrelerimi istediğinde çoktan anlamıştım. O kadar emek verdiğim, veritabanını kurduğum koca sistemi ne yaptı biliyor musunuz? Gidip sitenin DNS adresini değiştirdi ve amatör şablonlarla Wix’e bağladı. Tasarım diye tutturanların web dünyasındaki en hazır, en sıradan şablonlara mahkûm olması kendi vizyonlarının bir özetiydi aslında.


Bütün bu saçmalıklardan sonra, piyasanın durumunu kendi gözlerimle bir kez daha tartmak için KÖG Dergisi adında bir e-dergi kurdum. Sadece iki sayı çıkardım ve doğru stratejilerle, doğru paylaşımlarla Instagram’da günlük 30 bin görüntülenmeye ulaşıp doğal takipçi sayımı hızla artırdım. Bu benim için bir deneydi ve sonucunu çok net aldım: Maalesef insanlar artık edebiyat yapma peşinde değil, tamamen ego tatmini ve görünürlük peşinde. En çok da büyük yazar ve şairlerimizin bu içi boş gençlik heveslerine, edebiyatı yöneticilik sanan bu kukla platformlara eser göndererek onların değirmenine su taşımasına üzülüyorum. Gerçek edebiyat, birkaç liyakatsizin koltuk sevdasına meze edilmeyecek kadar ciddidir. Benim okura ve gerçek yazarlara tek tavsiyem; köklü dergilerin zemininden şaşmamalarıdır. Tabii “yeni dergilere hiç göz atmayın” demiyorum; sadece kime ve neye emek verdiğimiz konusunda çok daha bilinçli olmamız gerekiyor. Ben bir edebiyat eleştirmeni değilim, sadece işin mutfağında yaşadığım gerçekleri aktardım.













