Ana Sayfa Hikâye Atlası Güz Gecesi Karanlık Renkli Dokunuşlar | Mustafa Nurullah Celep | Hikâye Atlası

Güz Gecesi Karanlık Renkli Dokunuşlar | Mustafa Nurullah Celep | Hikâye Atlası

71
0
Yazı İçi

MUSTAFA NURULLAH CELEP

GÜZ GECESİ KARANLIK RENKLİ DOKUNUŞLAR

Dünyanın mücadeleci tüm kız çocuklarına…

Merhaba,

Ben Aysu. 40 yaşındayım. Sakarya’nın tenha bir sahil kasabasında, Karasu’da doğdum. Yazları burası tatilcilerin dönüşü sonrası epeyce kalabalıklaşıyor. Ben de soluğu teyzemin evinde yazın dinlenerek alıyor, kış yorgunluğumu denize girerek, güneşlenerek üzerimden atıyorum. Bu yaralı mektubu size teyzemin evinden yazıyorum. Ailemin tek çocuğu olmanın rahatlığını gençliğim boyunca doya doya yaşadım, diyebilirim. Mutluluk güneşimin üzerimden gençlik boyunca hiç eksilmediği günler ve geceler boyu, sevilmenin tadını doyasıya çıkararak güle oynaya bir çocukluk da geçirdim. Ancak insan yaşamında bazı anlar oluyor ki mutluluk güneşi bazen gölgeli bir hal alıyor, kasıtlı bir müdahale tüm yaşamı karanlık bir fırça darbesiyle içinden çıkılmaz bir duruma getiriyor, bunaltıcı bir renge boyayabiliyor.

Size anlatacağım olay, bir doğum günü partisinde kendim ve anne-babamla birlikte bulunduğumuz amcalarımın ve halalarımın köyü olan Karapınar mahallesinde geçti. Mutluluk güneşimi karartan bu doğum günü akşamında yaşadığım olay, tıpkı hayat gibi mutlulukla mutsuzluğun, karanlıkla aydınlığın, iyilikle kötülüğün, akla beyazın kıyasıya savaşımı gibi beni mutlu çocukluğumun karanlık bir kuytu köşesine çekti ve kalbimden tarifi imkânsız yaralar alıp sızılar duymama sebep oldu.

Kahvaltımı alelacele yaptıktan sonra, sabah her günkü siyah önlüklü beyaz yakalı okul elbisemi giymiş, okula gitmenin heyecanını saçlarımı anneme taratarak yaşıyor, 8 yaşında bir kız çocuğu olmanın taze sevincini sevgi dolu annem ve babamdan tadıp alarak okulumun yoluna adımlarımı çeviriyorum. Aklımda akşama gerçekleşecek olan doğum günü partisinin mutlu tablosuyla okulumun yolunu tutuyorum. Kuş gibi hafif, heyecanlı ve neşe doluyum…

Bu yaşadığım ilçenin sonbaharını iki karşıt duygu arasında gidip gelmelerle yaşıyorum. Mevsim tüm nefesinin bastırdığı ağırlıkla hüzün renkli yapraklarını yere savura savura sanki kötü bir haberi veriyormuşçasına uğultulu bir rüzgâr eşliğinde kulaklarımı çınlatıyor, akşama doğum günü kutlaması için amcalarımın köyünde sanki kötü bir şey yaşayacağım hissini yüreğime doğuruyor, bugünü taşmak üzere olan bir neşe ve iç bunaltıcı bir hüzün karışımı bir hisle okulun paydos ziline kadar devam eden duygusal gelgitlerle dolu dersler ve teneffüslerle geçiriyorum.

Yaşamın kişioğluna yürüyeceği yolda neler göstereceğini yazgının suyundan gidenler bilemez. Yazgının tersine hareket eden insanlar edindikleri tecrübelere dayanarak belki biraz olsun tahmin edebilirler yaşayacaklarını. Ancak henüz daha ömrünün 8. yılında yaşayan bir kızcağız, kem gözlerin ve kötü bakışların anlamını ve arka planını keşfedecek bir yaşam deneyimine oldukça uzaktır. Ama her şeye rağmen düştüğü yerden kalkabilen delikanlı kızlar, yüreği kuvvetli güçlü çocuklar, yaşadıkları ve tanık oldukları olumsuz davranışlara rağmen yaşam yolunda geçmişten dersler de çıkararak başarı öykülerine yeni başarı öyküleri ekleyebilirler ve yüreklerinin sağ duyulu sesini ve mücadele et! diyen yankısını duyarak gelecek kumaşlarını daha bilinçli olarak örebilirler.

Teyzemin zemine yakın tek katlı evinde bu mektubu yazarken çocukluğumda yaşadığım bu travmatik olayın üzerinden 32 yıl geçmesine rağmen hâlâ daha unutamıyorsam, bugün ulaştığım bilgi ve bilinç seviyesiyle Habil ile Kabil arasındaki iyilik-kötülük savaşının günden güne sınırlarını daha çok genişleterek devam ettiğini düşündüğüm içindir. Savaş devam ediyorsa ortada mücadele de var demektir. İşte burada kişioğlunun mutlu yaşamının köşesinde, bir odacığında geçen bir kötülüğün öyküsünden bir kesit anlatarak bu mektubumu yazmamın nedeni, kadınların ve kız çocuklarının mücadelesine olan inanç ve savaşın her türlü zor koşullara rağmen devam ettiğini göstermek içindir.

İnancım odur ki bu binyıllardır süregelen savaşta kadınlar muzaffer olacak, bizden sonra gelen yeni nesil, iyiyi kötüden ayırt etme yeteneğini daha erken yaşlarda kavrayacaklardır.

Babamın yaşça küçük iki erkek kardeşi ve iki de ablası vardı; dördü köyde yaşıyor, çiftçiliğin zor yükünü birbirlerine omuz vererek hafifletiyorlar, dayanışma duygusuyla birbirlerine bağ-bahçe işlerinde yardımcı oluyorlardı. Bu beş kardeşten bir tek babam enstitüye giderek memur olmuş, diğerleri köy hayatının zorlu kış koşullarında ve doğayla mücadele içinde yaşamayı tercih etmişlerdi. Amcalarım ve halalarım, yazları çocuklarıyla birlikte ilçeye gelir, on on beş gün kadar denize girerler, sonra da köylerine geri dönerlerdi.

93 Ekim’i benim için hiç yaşanmasaydı diyorum.

Doğum günümün kutlanacağı gündüz vakti babama ani bir telefon geldi köyden. Oysa ki ancak ve ancak bayramlarda, ölüm-düğün günlerinde iş-güç derdinden bir araya gelemeyen kardeşlerin ve ablaların yaşadığı köyden bir anda telefon gelmesi, annem ve babamın yüreğini biraz olsun tedirgin etmişti, acaba önemli bir şey mi oldu şüphesiyle babam ahizeyi kaldırdı:

“Alo, efendim Sakine abla?”

Bense okuldan dönmüş olmanın sevinci ve kararlılığıyla kalan ödevlerimi tamamlamaya çalışıyor, sobadaki sıcaklığın buğusuyla cama resimler çiziyor, çocukça oyunların eğlencesiyle küçük küçük şarkılar mırıldanıyordum.

“Tamam, olur abla, Aysu okuldan çıktı, akşama geliriz.”

Amcalarım ve halalarım doğum günümü bu sefer değişiklik olsun diye Sakine halamın evinde kutlamak için annem ve babamı davet ediyordu. Annem her zamanki temkinli ve düşünceli hâliyle bu daveti karşılasa da babam, ablasına olan güven ve özlemle bu daveti kabul ediyor, husumetin hemen hiç yaşanmadığı ailelerimizin bir arada toplu olarak doğum günümü kutlamalarının, örnek bir mutluluk tablosu oluşturur düşüncesiyle akşama Sakine halamın evinde toplanılacağına karar veriliyordu.

Dünyalardan habersiz uğur böceğim nerede?..    

Karasu’dan Karapınar’a yirmi dakikalık bir mesafede köy minibüsüyle üçümüz hiçbir hazırlık yapmadan apar topar akşam vakti yola çıktık. Annem yolculuk boyunca düşünceli düşünceli etrafını seyrediyor, bazen önüne bakıyor, bir şeyler mırıldanır gibi oluyor bazen camdan dışarıya bakıyor, önüne aldığı kitap ve dergileri yol boyunca bazen de okur gibi yaparak huzursuz hâlini belli etmemeye çalışıyordu. 

Kapısının önü köpeksiz tek bahçeli ev, Sakine halamın eviydi. Adı gibi sakin tabiatlı ve evi de ne zaman köye gitsek sessizceydi. Ancak bu sefer 8. yaşımın yıl dönümünde farklı bir manzarayla karşılaşmıştım. Macide halam, Kâmil ve Tahir amcalarım, boy boy çocukları kucaklarında, eteklerine yapışmaya çalışarak kalabalık bir insan topluluğu halinde köyümüzün taşlı ve çamurlu yollarından sakince kıvırılan köşe başında bizi karşılıyorlardı. Sinirli ve fevri dedemden kalma bu hareketli ve capcanlı insanlar, cümbüşlü ve ana baba günü dedirtecek kadar gülüşler, kahkahalar ve bazen de çocuk ağlayışlarıyla halamın köpeksiz ve sakin evine neşe veriyor, etrafı hareketlendiriyordu. Doğanın insana karamsarlık veren havasıyla halamın evinin şen şakrak hali arasında zıtlık olsa da ben de bu dünyaya gelmenin ve önemli bir insan olmanın verdiği gururu gelgitli hâlimle hissediyor, yeni yaşıma hep birlikte mutlu bir aile tablosuyla girecek olmanın heyecanını yaşıyordum…

Son Akşam Yemeği, hüzünlü ve dram yüklüydü…

Doğum günüm akşam yemeğinden sonra halamın yaptığı büyük yaş pastası ve hazırlanan meyve sularıyla analı babalı, çoluklu çocuklu şen şakrak hâllerimizle kutlanacaktı. Amcalarımın ve halalarımın çocukları benim gibi 8-10 yaşlarında ilkokul çağlarının son evrelerini yaşayan, konuşkan olmayan, sessiz çocuklardı. Kendi hâllerinde içe dönük yapılarıyla boyalı kalemlerini ellerine almışlar ve yemekten sonra resim defterlerine boyuna resim yapıyorlar, yaptıkları resimleri sinirlenerek yırtıyorlar, sonra tekrar yaparak halılara, kilimlere siyahlı sarılı yeşilli renklerde damlacıklar yuvarlayarak çocukluğun verdiği canlılığın yapılarıyla ters uyumsuzluğunda habire boyuyorlardı.

Anneler çocuklarının başına ne zaman kötü bir şey gelecek olsa kadınlık güdüleriyle sezerler ama yazgının engellenemez müdahalelerine bir şey yapamamalarının hüznünü ruh hâlleriyle daima belli ederler.

93 Ekim’inin son haftası annemin düşünceli davranışları hepimizin dikkatini çekmişti. Karşı konulamaz ağır bir hüznün pençesinde kıvranıyordu annem. Bütün ev neşe içinde çınlarken annem, durup durup önüne bakıyor, pencereden köyün yağmurlu ve ıslak sokaklarını seyrediyor, bir odadan girip diğer odadan çıkıyordu. Telaşlıydı ama belli etmiyordu. Kendi içinde kötü bir şey yaşamanın sezgisiyle sık sık bana bakıyor, yemek sonrasında salonun ortasını kaplayan yaş pastaya acı acı bakıyordu.

Bir şeyler olacaktı ama neydi…

Büyük yaş pastanın üzerindeki “İyi ki doğdun Aysu” yazan yerin etrafına mumlar konmuş halde ben de annemle yeni yaş sevinci arasında kalakalmış, mumları üfleyip üflememekte bir ruh açmazı yaşıyordum. Büyük pastanın etrafını sarmış olan diğer akrabalarım da tek nefes olmuş, benim üflememi karşılıklı şarkılarla kutlamanın eşiğinde bekliyorlardı.

Şarkı bitti ama oyun yeni başlıyor daha…

Salonun etrafı boydan boya yapma çiçeklerle donatılmıştı. Çayların biri boşalıp diğeri doluyordu. Herkes birbirine samimiyetini ve içtenliğini dile getiriyor, köyün kendi içindeki sorunlarından bahsediyor, koyu bir sohbetin içine dalıyorlardı.

Hangi oyun? Evcilik oyunu…

Işıklar kapatılmıştı, sıra artık mumları üfleyip yeni yaşıma girmenin heyecanını yaşamaya geliyordu. Gece yarısını geçmek üzereydi. 00:01’da mumu üfleyecek, tıpkı yılbaşı gecesi yaşananlar gibi patlayan konfetiler ve söylenen şarkılar eşliğinde bu dünya yaşamında 8. yaşa ermenin mutluluğunu yaşayacaktım.

Kalp de yorulur…

Işıklar söndü, konfetiler yerlere dağıldı, şarkılar sustu. Babamın kalbi bu heyecan dalgasının altında kalakaldı, krizlerin duvarını aşmaya çalıştı, mücadele edemedi. Hayata gözlerini yumdu. Mum söndü ancak yaşama neşeyle bakan aydınlık bir pencerem de kapandı. Ben Aysu, kırkında bir yazı işçisi ve sekizinde bir tanık olarak babamın ölümüne bir kez daha şahitlik ettim. Tıpkı yaşam gibi tıpkı ölüm gibi iki duyguyu neşe ve üzüncü bir arada yaşadım. Ölüm travmasıydı yaşadığım. Yazgı bu sefer de son ihanet darbesini vurmaya hazırlanıyordu…

Babamın apar topar hastaneye götürülmesiyle birlikte ışıklarımdan biri, hayatımın bir güneşi yitmişti gözlerimin önünden. Annem sezgilerinde iki defadır yanılmıyordu.

Bu sefer sırada kem bakışların darbesi vardı ama ne zamandı?

Gece geç vakte kadar babamın hastanedeki durumunu öğrenebilmek için biz çocuklar bir başımıza kalmış bazen üzülerek bazen de üzüntümüzü üzerimizden atmak için kendi aramızda evcilik oynuyorduk, çocukluk hallerimizle.

Ateşe giden yolun iyi niyet taşlarıyla örülü olduğunu sonradan fark edecektim…

Babamın kalp krizi geçirmesi ve gözlerimizin önünde hayata veda etmesi karşısında bir umut olur düşüncesiyle amcalarım ve halalarımın hepsi muhtarın arabasına binip hastaneye gitmişler, bizler de çocuk hallerimizle ağlamaklı ve ağlamaktan kan gölü olmuş düşünceli gözlerimizle kendi aramızda oyunlar oynuyor, bazen ağlıyor bazen de beklenmedik sevinçlerle birbirimize yastık atıyor, evin altını üstüne getiriyorduk.

Halamın evindeki gürültülü seslere kulak kesilen yirmili yaşlarında bir adam, kapının önünde dikilmiş, pencerenin camından pis gülücüklerle bizi seyrediyordu. Kapıyı üç dört kez tıklattı. Biz çocuklar ilk önce çok korktuk. Balkonun sarmaşıkları ‘dur, gitme’ diyen dallarını kapının önüne sermişler, ayakkabı seslerinin çıtırtılarıyla biz çocukları uyarıyordu. Her birimiz sesimizi susturmuş, kapıya yönelmiştik. Amcamın oğlu ‘bu bizim tanıdık’ diyerek kapıyı bir çırpıda açmış, evin dağınıklığını gören gencin morumsu gözlerini karşımıza dikmişti….

Biz çocuklar evcilik oyununun sadece çocuklara o da kız çocuklarına özgü bir şey olduğunu sanıyorduk. O mor gözlü adamın ‘evcilik’ bahanesiyle o kirli ellerini bedenimizde dolaştırması karşısında korku ve tedirginlikle kaçmış, yağmurlu ve çamurlu sokakta koşmaya başlamıştık. Sanki deprem olmuş ve biz çocuklar bu yıkıntının altında kalmamak için bağırıyor, sağa sola saldırıyor, canhıraş bir şekilde koşuyorduk. Evlerinin camlarından sokağa bakan köy insanları, ‘üç maymunu’ oynuyor, kötü insan olmanın sessizce onayını veriyorlardı.

Kötülük eden kötülük bulur…

O gece babamın kalp krizinden sonra yaşadıklarımı tekrar üzülmesin diye anneme ve kimseye uzun süre anlatmadım. Mor gözlü sarı Selim o gece şikâyet edilmedi ve tutuklanmadı. O gece yaşananlar babamın ölümü bahane edilerek hasır altı edildi. Evraklar hazırlanmadı bu konuda, savcılığa da dilekçe verilmedi. Üç maymunu oynayan köy halkı, kötülük toplumunda yaşadığımızı kanıtlarcasına o geceden sonra her günkü bağ-bahçe işlerine devam ettiler. Bu hususta kimse kimseyi mahkemeye vermedi, kimse sorguya çekilmedi. Kimse de istismar suçundan yargılanmadı, hapsedilmedi. Ancak üzerimizde her zaman bizi melekleriyle gözleyen tanrısal bir gözün varlığını kimse biliyor muydu?

Sarı Selim, keskin uçlu pulluğuyla tarlasını sürerken ayağı pulluğun altında kaldı ve bir ayağını acılar içinde kaybetti. Sarı Selim artık bundan kelli köyde Topal Selim olarak hatırlanmaya başlandı.

Mor gözlü topal Selim cezasını çekmiş, Tanrı katında bileti kesilmişti….

Ben Aysu. Çalışkan ve titiz Aysu. Kırkında bir yazı işçisi, o günden sonra her şeyin başka bir çehreye bürüneceğini nereden bilebilirdim? Babamdan anneme kalan dul aylığıyla kıt kanaat geçinerek de olsa yaşamaya çalışıyor, ayakta durmaya gayret ediyordum. Artık bundan sonra kendi ayaklarımın üzerinde durup kelemimle yanlışları söyleyip doğruları haykırarak dile getirmeyi kendime vazife bildim.

Ben Aysu. Teyzesinin kuzusu Aysu, yirmisinde annemi beyin kanamasından kaybettim.

Ben Aysu. Evlerinin yangınında bir ayağı olmadığı için kaçamadan yanarak can veren Topal Selim’in mezarının kenarından geçerken lanetler okuyor, anne ve babamın gül bahçesi mezarlarına yeni sözler, yeni fikirler, yeni cümleler ve taze fidanlar ekleyerek yoluma yazı işçisi olarak devam ediyorum…

[Haber Edebiyat, 10 Şubat 2025, Pazartesi]    

Yazı İçi