Ana Sayfa Sinema-Müzik Murtaza Bir Bizden Biriydi | Sahne 17 | Kenan Subaşı

Murtaza Bir Bizden Biriydi | Sahne 17 | Kenan Subaşı

37
0
Fotoğraf/Görsel : Kenan Subaşı - Photoshop...
Yazı İçi

MURTAZA BİR BİZDEN BİRİYDİ – Kenan Subaşı

(Uzun metraj / Sahne 17)

MURTAZA – (Belli değil)
ŞEMSİ – (Belli değil)
ŞULE – (Belli değil)

(Yıl, 1998’dir… Murtaza, yetmiş beş yaşında, berber, ailesinden kalan biricik kızı Şule ile İstanbul’un kenar mahallerinden birinde, eski bir apartmanın giriş katında yaşar… Zamanında, bir yolun yaya geçidinde, yaya ışığı yandığı esnada, karşıdan karşıya geçerken hıphızlı gelen bir aracın çarpıp kaçması sonucu, görmek ve duymak dışında nice bedensel uzuvların işlevinden mahrum bırakılmış, tıbbi müdahaleler yapılsa da eski hâline kavuşamamış, tekerlekli sandalyede yaşamaya mecbur bırakılmıştır…

Şemsi, Murtaza’nın iki bina yanında ikâmet eden, yetmiş yaşında, öğretmenlikten emekli olmuş, külüne muhtaç olunacak bir komşusu, iyi bir arkadaşı, halis bir dostudur… Şemsi, bazen ellerinde poşetler, bazen koltuk altında bir kitap, Murtaza’yı ziyarete gelir, Murtaza dış dünyaya tepki veremediği için kızı Şule’den babasının sağlık durumu hakkında bilgiler alır… Kendisine hiçbir tepki vermeyen Murtaza’yla uzun uzun konuşur, şiirler, hikâyeler, romanlar okur, ona kendisinden, ondan, sokaklarından, anılarından, onunla olan komşuluğundan bahseder, bu bazen gece yarılarına kadar sürer… Çoğu zaman da Şemsi, evden ayrılırken (Şule’den gizli) masa örtüsünün altına para sıkıştırır da ayrılır.

Günlerden bir gün, Şemsi, elinde bir hediye paketi, yine Murtaza’yı ziyarete gelmiştir. Şule, Şemsi’nin hediye paketini görünce iki elini yanlara salıp ‘’ama abi ya, her seferinde böyle, mahcup oluyoruz’ der, Şemsi de işaret parmağını ağzına götürerek ‘sus’ işareti yapar, hediye paketini Şule’ye uzatır… Şule, hediye paketini alır, ayakkabılıktan terlikleri alır, terlikleri Şemsi’nin ayaklarının önüne koyar, sonra da salona (Murtaza’nın yanına) buyur eder… Şule, mutfağa kahve yapmaya gider. Şemsi de ayakkabılarını çıkarır, terlikleri giyer, salona girer.)

[

ŞEMSİ – Vay! Yaşlı kurt! N’apıyo’sun bakalım! (Tebessüm eder.)

MURTAZA – (Tekerlekli sandalyede, tüllerin aralığından sokağa bakar.)

ŞEMSİ – (Murtaza’nın yanına gelir, sağ elinin içini, Murtaza’nın sırtına iki defa dokundurur.) – İyi gördüm, iyi! Maşallahın var! (Tebessüm eder.)

MURTAZA – !

ŞEMSİ – (Koltuğa doğru yürür, koltuğa oturur, iki eliyle pantolonunun diz kısmındaki ütülü yerlerinden tutar, yaklaşık iki santim boyunca geriye çeker, sonra öne doğru biraz eğilir, iki elini birleştirir, on saniye sabit kalır.) – Hayrettin’in evi yanmış! Sokak kıyamet gibi… Allah’tan evde kimse yokmuş! Nesibe Hanım pazara çıkmış… Kız yurt dışında, oğlan askerde… İtfaiyeciler kapıyı kırmış da girmiş… Bir iki koltuk, birkaç halı… Kim neyi yakmış da yangın çıkmış, onu anlayamadım… Ütü açık mı kalmış? Kim bilir! (Önündeki sehpaya odaklanır, odaklandığı yerde Ahmet Vefik’in, Hidayet romanı vardır.) – Hayrettin öldü ya! Onları zaten hiç anlayamadım… (Gözlerini ayırmadığı kitaba uzanır, kitabı eline alır.)

(Şule, elinde bir tepsi, tepsinin üzerinde bir fincan Türk Kahvesi, yanındaki küçük tabakta iki lokum, yanında bir bardak su, tepsidekileri teker teker sehpaya koyar.)

ŞEMSİ – Eline sağlık, kızım. Sen de Ahmet Vefik*’i çok seviyorsun, değil mi?

ŞULE – Evet, Şemsi Ağabey! Babam da çok sever… Ben lisedeyken babam bana ‘kızım, sizin hocalar, Ahmet’in kitaplarını ders kitabı olarak niye okutmuyor?’ diye latife yapardı… (Tebessüm eder.)

ŞEMSİ – (Tebessüm eder.)

ŞULE – Müsaadenle Şemsi Ağabey! Biraz ütü işlerim var, sizi baş başa bırakayım! (Tebessüm eder.)

ŞEMSİ – (Tebessüm eder.) Tamam, kızım…

ŞEMSİ – (Kitabın orta yerinden bir sayfa açar, gözleriyle yazıları takip eder, sonra sağ elinin işaret parmağıyla birkaç sayfa çevirir, durur.) – Murtaza! Buldum! Burası!

(Roman satırlarını okumaya başlar;)

‘

Hidayet, başını önüne düşürdü. Vücudunu bir anda hüzün kapladı. Üzerinde sanki yığınla yük vardı. Oturduğu taburede kalakalmış, kıpırdayamıyordu. Yerdeki fayanslara, fayansların desenlerine uzun uzun bakmaya başladı. Soluğunu burnundan alıyor, burnundan veriyordu.

HİDAYET – Hiç mi yok?

Dedi.

HİDAYET – Mesela Güney Afrika’daki bir kabilede, atalarına methiyeler düzen birinin, bir gece ansızın intihar etmesinde, payım! Mesela yoksulluk ve çileyle yaşamaktan, ölmeyi seçen bir fabrika işçisinin intiharında! Bir uzun yol şoförünün intiharında benim, benim hiç mi payım yok?

Hidayet, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, kan çanağı gibiydi. Alnındaki ter, damla damla süzülüyordu.

HİDAYET – Siyah ve beyaz! Ak ve kara! Yaşam ve ölüm! Biz yani insanlar, bu dünyaya niye geldik? Yaşamak için yiyor, içiyor, çiftleşiyor ve birbirimizi doğuruyoruz. Birbirimizle konuşuyor, birbirimizle çalışıyor ve birbirimizi aldatıyoruz. Savaşıyoruz! Birbirimizi öldürdüğümüz de oluyor! Biz, insan soyu, nice nice bağlarla birbirimizle düğümlüyüz. Ben bu tünelden çıkmak istiyorum! Ben bu bitmez karanlıktan çıkmak! Ben… Ben… Tüm bunlardan kurtulmak istiyorum.

Dedi. Hidayet, hıçkırarak ağlıyordu.

HİDAYET – Keşke!

Dedi.

HİDAYET – Keşke, insanoğlu, bir günahında, bir suçunda, Allah’tan bir uyarı alsaydı! Bir azap görseydi! Kötü bir eylem mi yapıyor? Dünyası başına yıkılsaydı! Fiziksel acı, ruhsal bunalım yaşasaydı! Öyle ya! İnsanoğlu, başıboş yaşadığında, neler yapmıyor ki! Bu dünyanın hâli, hep o kendi başına buyruk, cezasız kalan insanlardan meydana gelmedi mi? Bir kişinin! Evet! Bir kişinin elleri, hırsızlık yaptığı anda felç olmalı! Fuhuş mu yapıyor? Cinsel organı kangren olmalı! Yalan mı söyledi? Ne dediği anlaşılmayan birine dönüşmeli! O anda olmalı! O anda, sonra değil! Anlamalı ki aklın, zekânın, fiziğin dışında bir hayat var! Olanı gözetleyen bir uyarıcı, bir ceza veren var! Oysa insanoğlu, o işledikleri suçlar, o günahlar sonunda, hayat hep kendisinden yana olacak sanıyor! Yaptıkları cezasız kalacakmış gibi! O küçük aklıyla Allah yokmuş gibi yaşıyor! İçindeki Adl’i, yatağına gömülü, uyuyan biri sanıyor! İnsanoğlu, bir suç veya bir günah işlediğinde uyarılmalı, cezalandırılmalı!

‘

MURTAZA – !

ŞEMSİ – (Okumayı bırakır, kitabı sehpanın üzerine koyar, yavaşça fincanı alıp ağzına götürür, bir yudum alır, on saniye sabit kalır.) – Bana bir ağırlık çöktü, Murtaza! Gözlerim de artık eskisi gibi değil! Başka zaman yine okurum, tamam mı? Ahmet Vefik! Büyük bir yazar! Çok büyük! Kır, Göğün Ucunda, Kuruyan Deniz, Kırık Bisiklet!** Şiir kitabı da vardı, bilirsin! Adı, neydi? Neydi! Hay Allah, nasıl da hatırlayamadım! Heh! Yitik Şarkı!*** Evet, Yitik Şarkı! Hatta o kitabın çıktığı yıl, yazar, ödül almıştı! Ne günlerdi! Duvarlara, Ahmet Vefik’den, cümleler yazılırdı! Edebiyat dergileri boy boy ondan bahsederdi! Kitabı çıkar çıkmaz, koşa koşa gidip alırdım! Okumaya başlayınca, zaman nasıl da geçerdi, anlayamazdım! Sabahlara kadar okurdum. Sanki büyülenirdim, Murtaza! Ahmet Vefik, çok başkaydı!

MURTAZA – !

ŞEMSİ – !

]

* yazar ismi (kurgu/hayali)
** hikâye ve roman kitaplarının adları (kurgu/hayali)
*** şiir kitabı ismi (kurgu/hayali)

Fotoğraf/Görsel : Kenan Subaşı – Photoshop…
Yazı İçi