Ana Sayfa Deneme Yazıları Okunamayan Hikâyeler | Aydın Uzkan Yazdı…

Okunamayan Hikâyeler | Aydın Uzkan Yazdı…

194
0

AYDIN UZKAN

OKUNAMAYAN HİKÂYELER

Herkesin bir hikâyesi vardır. Anlatılan değil, yaşanan; duyulan değil, hissedilen. Hikâyeler bitmez, sadece şekil değiştirir. Bazı sabahlar, şehir uykusunu tam bırakmamışken insanlar kendilerini ceplerinde kırık bir pusulayla bulur. Yönler silinmiştir; kuzey, bir çocukluk fotoğrafına benzer, sararmış ve kenarları kıvrık. Herkesin bir hikâyesi vardır, ama çoğu, sabahın bu gri saatinde henüz uyanmamıştır.

Bir bankta oturan kadının dizlerinde bekleyen sessizlik, konuşmaktan yorulmuş bir kelime gibidir. Gözleri, geçmişten kalan bir trenin dumanını izler; gelmeyen istasyonların adlarını ezbere bilir. Hikâyesi, anlatılmak için değil, taşınmak için vardır.

Bir adam, kaldırım taşlarının arasındaki çatlaklarda büyüyen otları sayar. Her ot, yarım bırakılmış bir cümledir. Onun hikâyesi düz bir çizgi değildir; daha çok, defalarca silinip yeniden çizilmiş bir haritaya benzer. Kaybolmak, onda bir alışkanlık halidir.

Bir çocuk, gökyüzüne bakıp bulutlara isim verir. O an, hikâyeler henüz ağırlaşmamıştır. Kelimeler kanatlıdır, düşmez. Çocuğun gelecekte anlatacağı her şey, şu anki o saf bakışın yankısıdır.

Bir kapı gıcırdayarak kapanır; arkasında kalan sesler, duvarlara siner. Evlerin de hikâyeleri vardır, insanlardan ödünç aldıkları nefeslerle yazılmış. Bazı evler, terk edildikten sonra bile konuşmaya devam eder.

Bir sokak lambasının altında yağmur başlar. Damlalar yere düşmez, sanki geri çağrılır. Islanan kaldırımlar, geçmişten kalan ayak izlerini yeniden parlatır. O an, hatırlamak istemediğini hatırlayan insanlar vardır; çünkü bazı hikâyeler yağmurla ıslanırsa silinecek sanılır. Oysa su, sadece yazıyı koyulaştırır

Kalabalığın ortasında yürüyen bir yüz, kendini görünmez sanır. Oysa her adımda yere küçük bir iz bırakır, kimsenin fark etmediği. Hikâyesi, başkalarının cümleleri arasına sıkışmış bir dipnottur.

Akşam olunca ışıklar yanar ve şehir, kendini başka bir dile çevirir. Gündüz söylenemeyenler, gölgelerle anlatılır. Hikâyeler bu saatte daha cesurdur; kimse onları yarınla tehdit etmez.

Gece ilerledikçe pencerelerdeki yansımalar çoğalır; insanlar kendi yüzleriyle karşılaşır, hazırlıksız. Cam, bir ayna olmaktan çok bir hafıza levhasıdır artık. Kimi bakışlar kaçamak, kimi ısrarcıdır. Herkes kendine aynı soruyu sorar ama farklı kelimelerle: “Buraya nasıl geldim?” Hikâye, tam bu anda ağırlaşır; suskunluk kalın bir battaniye gibi omuzlara çöker

Bir odada tek başına oturan biri, duvara asılı saatle pazarlık eder. Zaman, dinlemiyormuş gibi yapar. Hikâye burada içe kıvrılır; cümleler söylenmez, düşünce hâline gelir. Kalbin attığı her an, anlatılmamış bir paragraf daha eklenir hayata. Sessizlik, en uzun metindir aslında.

Şafak yaklaşırken şehir derin bir nefes alır. Geceden kalan hikâyeler yavaşça yerine yerleşir, kimisi cebine konur, kimisi unutulmak üzere bırakılır. Yeni gün, temiz bir sayfa değildir; daha çok eski defterin devamıdır. Ve herkes, farkında olsun ya da olmasın, kendi hikâyesini bir kez daha, başka bir yerinden yazmaya başlar

Bir fincan soğumuş çayın yüzeyinde zaman durur. Beklemek, başlı başına bir anlatıdır. Bazı hikâyeler ilerlemez; derinleşir, sessizce…