Ana Sayfa Eleştiri Tunahan Haksever’in “Tanrım” Şiiri Üzerine Bir İnceleme | Ufuk Putkıran

Tunahan Haksever’in “Tanrım” Şiiri Üzerine Bir İnceleme | Ufuk Putkıran

7
0

MODERN ÇAĞDA PUTLAŞTIRILAN SEVGİLİ VE ŞİİRİN ONTOLOJİK MİMARİSİ: TUNAHAN HAKSEVER’İN “TANRIM” ŞİİRİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

Türk edebiyatı tarihi, “anlaşılamamış” kalemlerin romantik hezeyanlarıyla doludur. Ne var ki günümüzün dijital tüketim kültüründe, kafelerde veya sözde edebiyat dergilerinin arka odalarında karalanan sığ metinlerin arkasındaki yegâne savunma mekanizması da bu “anlaşılamama” yalanıdır. Hiçbir edebi derinliği, dil işçiliği veya ritim duygusu barındırmayan alt alta dizilmiş kelime yığınlarına “modern serbest şiir” diyen vasatlar ordusu; eleştirildiklerinde derhal “Benim duygularım çok derin, toplum beni anlamıyor” siperine yatmaktadır. Oysa çamurdan yapılmış derme çatma bir kulübe “anlaşılmaz” veya “avangard” değildir; ortada sadece bir mimari eksikliği vardır. Gerçek şiir, bilhassa da “aşk şiiri”, yazarın kişisel buhranlarını okurun üzerine boca ettiği bir çöp tenekesi değildir. İyi bir aşk şiiri, bireysel acının evrensel bir mitolojiyle, kusursuz bir kelime işçiliğiyle ve tarihsel bir arka planla yoğrularak yeniden inşa edilmesidir. Bugün “seni seviyorum ama beni terk ettin” sığlığında gezinen modern aşk metinlerinin aksine; kökleri Divan şiirinin o ağırbaşlı estetiğine dayanan gerçek bir poetika, “sevgiliyi” insan formundan çıkarıp ontolojik bir sorgulamanın merkezine oturtur.

İşte edebiyat piyasasının dayattığı bu sığ romantizmi reddeden ve klasik edebiyatımızın ahengini modern bir tekinsizlikle harmanlayan Tunahan Haksever’in “Tanrım” adlı eseri; yüzeyde bir varoluş krizi gibi görünse de, derin yapısında muazzam bir aşk şiiridir. Eser, sevgiliyi bir “Tanrı” (put/ulaşılamaz otorite) mertebesine yükseltip, ardından o otoriteyi mitolojik ve psikolojik bir düelloyla yerle bir eden cesur bir edebi manifestodur. 

Maşukun Tanrılaşması: Klasik Gelenekten Modernizme

Eski Türk edebiyatında “Maşuk” (sevgili), hiçbir zaman sıradan bir fani değildir. O; acımasız, ulaşılamaz, âşığa eziyet etmekten zevk alan ve adeta ilahi bir kudretle donatılmış mutlak bir otoritedir. Haksever, şiirine “Büyük izlenimlerin arkasında gizleniyorum, Tanrım” diyerek başlarken, aslında göklerdeki Yaratıcı’ya değil, kendi zihninde tanrılaştırdığı, uğruna inancının terazisini sarsacak kadar büyüttüğü “sevgiliye” seslenmektedir. Bu sesleniş, sıradan bir aşk acısının çok ötesindedir. “Topuklarımızı kanatan taşlı yollardan, şu dik yamacın bozuk satıhlarından yürümemiz de sana olan inancımın güvenini zedeliyor” dizeleri, ilişkinin (aşk yolculuğunun) getirdiği tahribatı anlatır. Aşk, artık bir sığınak değil, ayağı kanatan dik bir yamaçtır ve âşık, tanrılaştırdığı sevgilisinin bu yıkımdaki payını sorgulamaya başlamıştır.

“Benim için çok küçük bir alan olsa bile, barınabileceğim bir yer bırak limbikte.”

Limbik sistem; insan beyninde duyguların, davranışların ve en önemlisi “uzun süreli hafızanın” merkezidir. Âşık, tanrılaştırdığı sevgilisinden fiziksel bir vuslat veya ebedi bir aşk dilenmemektedir; onun tek talebi, sevgilinin biyolojik hafızasında, hatıralarında küçük de olsa bir yer edinebilmektir. Bu dize, modern insanın unutulma korkusunun ve aşkın zihinsel bir illete dönüşmesinin en somut, en bilimsel metaforudur.

Haksever, şiirini sıradan bir ayrılık metni olmaktan çıkarıp evrensel bir düzleme taşımak için Antik Yunan mitolojisinin o kusursuz damarlarına girer.

“Eros’un Daphne’yi kurşun oklarına hedef aldığı gibi, kalp gözünü perdeletmeyeceğim, Tanrım! / Sen doğanın en güzel, en zarif çiçeklerindensin. / Apollo karşılık bulamadı, aşkın esiri oldu.”

Eros (Amor), mitolojide iki tür ok atar: Altın ok sonsuz bir aşkı, kurşun ok ise aşktan ve âşıktan tiksinmeyi, kaçışı temsil eder. Apollo altın okla vurulup Daphne’ye delicesine âşık olurken; Daphne kurşun okla vurulduğu için Apollo’dan kaçar ve sonunda bir defne ağacına dönüşür. Şiirde yazar, kendini aşkın esiri olan Apollo ile özdeşleştirirken; tanrılaştırdığı (ve ulaşılamaz kıldığı) sevgilisini Daphne’ye benzetmektedir. Ancak burada müthiş bir dekonstrüksiyon (yapıbozum) vardır: Yazar, sevgilisine “kalp gözünü perdeletmeyeceğim” diyerek, mitolojideki o trajik kaçışı durdurmaya, kaderi yeniden yazmaya yeltenir. Sevgili doğanın en güzel çiçeğidir ama modern dünyanın yozlaşmışlığı içinde (fotosentezinde nikotinlerin apselenmesi) bu güzellik de bozulma tehlikesi altındadır.

“Bir efsaneye dönüşen aşkların akıbetini bugün anlatsalar bile, dinlemeyecek hiçbiri. / Bir felsefe isteyecekler, tanımadan reddetmeyi. / İstemeyecekler beklemeyi. / Uzun yıllar sonrası ilişkilerine sorun bulacaklar.” 

Günümüz insanı, aşkın o meşakkatli şantiyesine girmek istemez. Hazır, ambalajlı ve çabuk tüketilebilir duyguların peşindedir. Haksever, eski edebiyatın o sabırlı, yıllarca kapıda bekleyen, uğruna dağlar delinen aşk mefhumunun bugün nasıl ucuzladığını yüzümüze vurmaktadır. Modern çağın “tanımadan reddeden” ve “beklemeyi reddeden” o sığ insan tipi, gerçek bir aşkın veya gerçek bir şiirin felsefesini taşıyacak omurgaya sahip değildir.

Divan edebiyatında âşık, maşukun kapısında ölmeyi bir lütuf sayar. Ancak Haksever, “Aşk üçgeninin arasında bir tek ben mi ölmeliyim?” isyanıyla bu klasik kalıbı kırar. Şiirin finali, bir boyun eğiş değil, devasa bir başkaldırıdır.

“Şu an ne yapmaktayım, bilir misin Tanrım? / Hedeflerime doğru günden güne adım attım. / Artık huşumu kaybettim; seni hatırlamak beni meşguliyete sürüklüyor. / Seni bıraktım, Tanrım. / Ufuklardan bana bir gelecek görünüyor.”

Âşık; acıyı ehlileştirmiş, kendi göbek bağını bizzat kesmiştir. Tanrılaştırdığı sevgiliyi zihnindeki o ulaşılamaz tahttan indirmiş (“Seni bıraktım, Tanrım”) ve kendi varoluşunun merkezine yeniden kendini koymuştur. “Seni hatırlamak beni meşguliyete sürüklüyor” dizesi, aşk acısının artık ulvi bir dert olmaktan çıkıp, yazarın kendi sanatsal ve bireysel yürüyüşünü engelleyen lüzumsuz bir ağırlığa dönüştüğünün ilanıdır. Put kırılmış, ufuk açılmıştır. Haksever’in “Tanrım” adlı eseri, aşkı sadece sızlanılan bir yara olarak değil, geçilmesi gereken dik bir yamaç olarak tanımlar. İyi bir şiir yazmak; o yamacı tırmanırken kanayan topuklara ağıt yakmak değil, o kanı mürekkep yapıp kendi efsaneni yazmaktır. Edebiyat, birilerinin sizi anlamasını beklediğiniz, merhamet dilendiğiniz bir bekleme salonu olamaz.

Söz konusu aşk da olsa sanat da olsa kural değişmez: Kendi dizesini kendi kanatan, sevgilisini mitolojinin doruklarına çıkarıp sonra kendi iradesiyle o tahttan indirebilen yazar, kalıcı olandır. Geri kalan her şey, edebiyatın o sığ vitrininde “beni anlamadılar” diye ağlayan vizyonsuzların gürültüsünden ibarettir. Ufuk, sadece o putu kırıp kendi krallığına doğru adım atanlar için aydınlıktır.

Ufuk Putkıran