ALİ CELEP
YUSUF ALPER ŞİİRİ – 7
Dünden bugüne şiiri kendi yaşamının kahramanı kılmış bir şair Yusuf Alper. Bu kahramanı, yaşamın özgürleşmesi yolundan bugüne getirmiş ve bu yoldan kişiliğine evrensel bir itibar kazandırmanın imkânlarını araştırmıştır. Bu araştırmanın bidayetinde 1975 yılına tarihlendiğini biliyoruz. Bu tarihten itibaren 1978 yılına kadar sadece bir şiirini, dört dörtlükte çatılmış ve dünkü şiirin birçok yönden kurcaladığı bir temin ele alındığı ve o temin genel sözcükleriyle örüldüğü ve bütün dilin içsel/hayali bir yapıyı dikmeye davrandığı ‘Yangın’ı kitabına almayı uygun görmesi tesadüf olmasa gerektir. Nitekim daha uzun dörtlükleri denediği ve ‘Kanayan Şiirler’in neredeyse yarısını kapsayan, 1979-1983 yılları arasında doğmuş diğer şiirlerinde de, dilin coşkun ve içe dönük doğasını açığa çıkaran benzer yapıları görebiliyoruz. Bu doğanın yaralı oluşu o kadar belirgin ki. Yaranın doğurduğu acı o kadar derin ki neredeyse aşktan ölüme bir yol yapacak. Ve bu yol o kadar sessiz ki sadece kendi çığlığını duyacak ve nihayet kendi özüne karışacak. Belki, Y.Ritsos’un ikiliğini sessizce doğrulayacak kadar:
‘Sessizce bir türkü söylüyoruz
İçimizde bir yaraya bakarak’
Bu açıdan bakınca ‘Kanayan Şiirler’in hepsinde lirik gözü açık soydan konuşmaların var olduğu söylenebilir. Kendi içinden akıp giden zamana ve kendi içinden taşırdığı mekâna verdiği duygusal tepkileri görünce, şiirlerindeki konuşmaların genel ırasının Cemal Süreya meşrebine yakın bir çizgide uzandığı söylenebilir. Ortak yönleri hyperbolic söyleme tutkuyla bağlılıklarıdır. İki şairin de kendi özlerine karışan şiirleri aşk, acı, hüzün ve ayrılık başta olmak üzere kişisel var oluşun bütün konularına duygusal planda taşmaya hazırdır. İki şair de adeta bir ‘iç hal kanunu’ kapsamında kendi iç yaşamını haklılaştırmaktadır. Dış dünyadaki kargaşadan iç dünyanın gerçeklerine sığınış hemen bütün dizelere sinmiş gibidir. Bu dizelerdeki sözcüklerden çıkan sesler, cisimleştirdiği görüntüler hem hüzünlüdür hem teselli edicidir. Var oluşun garipliği içinde el çabukluğuyla özel ilişkiler kurma derdindedir. Sözgelimi ‘Acılar Alırım Acılar Satarım’ adlı şiirinde, her şeyden uzakta, boşlukta bir dal olmaya eşitlenen persona, bir ağacın gölgesinde kısa bir süre dinlenen garip yolcu gibi dünya yaşamını tanımlayan şair, bu dünya içindeki yerine konum atarken kendini acılar tecimeni ve hüznü sürekli çoğaltan biri olarak tanıtmaktadır. Dış dünyayla ilişkisinin ayaklarının yere basmayışı, (boşlukta bir dal gibi) konumun abartılışı (hüznün öpülerek çoğaltılışı) ilişkinin soyut gerçeğe dayanışı (acılar tecimeni) dilin hyperbolic yayılışıyla uyumlu biçimde verilmiştir. Uyumun güzelliği, kontrast tekniğinin yerinde uygulanışıyla etkisini kabartmalaştırmış, kısa mükemmel liriğin en iyi örneklerinden biri olarak şiirimizin kalıcı hafızasına kazınmıştır. ‘Yangın’dan dört yıl sonra gelen ‘Bir Kum Saati Gibi’ adlı şiiri de az önce dile getirdiğim izleklerin yedeğinde bir başka kısa mükemmel lirik örneği olarak okunabilir. Farkı, duyguların kişisellikten arındırılmış bir yapıda ele alınması, böylece gerçeklik fazında daha objektif bir sonuç almaya yönelmesidir. İnsan ömrünü kum saatine benzeten şair, onu kendi olarak yaşamanın zorluğuna dikkat çekerken, (‘ömür aslanın ağzında’) akıp giden niteliğini sanki elle tutulur bir konuma çekmeye çalışarak somutlaştırmaya çalışmaktadır. Bu nesneleştirme işlemini, yaşamı anlamlı yorumlama yoluna koyarken ise tekrar soyut sözcükleri iş başına getirmekte, böylece Sezai Karakoç’un ilk dönem şiirlerinde sıkça rastladığımız, ‘somutu soyarak soyuta, soyutu yontarak somuta ulaşma tekniğini başarıyla uygulamaktadır. Aynı dizelerin farklı bölümlerde yinelenmesi üzerinden esas anlatmak istediği şeye dikkat çekişi de etkiyi ve vurgulamak istediği şeyi, uygun bir ses organizasyonuna kavuşturma arzusuyla ilgilidir. Vardığı sonuç, T.S.Eliot’un yaşama yorumuna ne kadar da yakın:
‘Bitimsiz bir hüzünle dolan boşalan
Bir kum saati gibi ömrümüz
Sonlandıkça hep yeniden başlayan’
İlk 6 yazıyı sırasıyla okumak için tıklayınız:

















