AYDIN UZKAN
EKSİLMENİN SIZISI
Ömür geçiyor; bir saatin tik takları gibi değil, daha çok açık bir pencereden içeri süzülen ışık gibi. Ne zaman girdiğini fark etmiyorsun ama akşam olduğunda odanın rengi değişmiş oluyor. İnsan, aynaya baktığında yüzündeki çizgilerden çok, gözlerindeki aceleyi görüyor. Zaman, yüzü eskiten bir şey değil; bakışı hızlandıran bir alışkanlık.
Aynaya bakınca geçen zamanı değil, kaçırılmış bakışları görüyor; geri dönülmeyen cümleleri, yarım bırakılmış duyguları. Ömür geçerken acıtmıyor hemen; sonradan sızlıyor.
Bir gün durup dinlendiğinde, içinden bir şeylerin sessizce eksildiğini fark ediyor insan. Ne tam bir kayıp bu ne de açık bir yara; daha çok içte boşalan bir alan. Ve belki de ömür dediğimiz şey, tam olarak bu: doldurmaya çalıştıkça daha çok genişleyen, ama yine de içinde yaşamayı öğrendiğimiz görünmez bir boşluk.
Günler, cebimize atılmış bozuk paralar gibi şıngırdıyor. Her biri küçük, her biri değersiz sanılıyor ama toplamda ağır bir yük oluyorlar. İnsan çoğu sabah uyanırken bugünü dünle karıştırıyor; çünkü benzerlik, hatırlamanın düşmanı. Ömür, fark edilmeden geçiyor; en çok da birbirine benzeyen anların arasında.
Çocukluk, uzakta kalmış bir kıyı gibi hatırlanıyor. Oraya dönmek istemek değil bu; oradaki hafifliği özlemek. İnsan büyüdükçe eşyalar ağırlaşıyor, kelimeler çoğalıyor, suskunluk anlam kazanıyor. Ömür, hafiflikten ağırlığa doğru akan bir nehir gibi; akarken sesini değiştiriyor.
İnsan çoğu zaman geleceği planlarken bugünü harcıyor. Yarınlar, bugünden borç alarak kuruluyor. Oysa zaman, kredi kabul etmiyor; ne alıyorsan hemen eksiltiyor. Ömür geçerken insan, hep yetişecekmiş gibi davranıyor; oysa yetişilen şey çoğu zaman sadece yorgunluk oluyor.
Anılar, zamanın geride bıraktığı izler değil; zamanın içimizde açtığı odalar. Bazı kapılar hiç açılmıyor, bazılarıysa durduk yere aralanıyor. Bir koku, bir ses, bir cümle… Ömür, bu beklenmedik açılışlarla kendini hatırlatıyor. İnsan, geçmişi hatırladığında değil; geçmiş kendini hatırlattığında anlıyor geçen zamanı.
Sevinçler kısa, pişmanlıklar uzun sürüyor. Çünkü sevinç anı yaşanıyor, pişmanlık düşünülüyor. Ömür, düşünceyle uzayan bir şey. İnsan, yaşadıklarından çok yaşamadıklarını taşıyor içinde. Zaman, yapılmayanların gölgesinde daha ağır akıyor.
Cemal Süreya “Hayat kısa, kuşlar uçuyor” derken aslında geçen zamandan değil, tutamadan giden anlardan söz eder. Onun dizelerinde ömür, aceleyle yaşanan bir şiir gibidir; bazı dizeler eksik, bazı kelimeler fazla. İnsan, ömrün geçtiğini en çok sevdiği şeylere yetişemediğinde anlar.
Yaş almak, sayılardan ibaret değil; biraz da vedaların birikmesi. İnsan, fark etmeden bazı cümleleri son kez söylüyor, bazı insanlara son kez bakıyor. Ömür geçerken kimse bunu yüksek sesle ilan etmiyor. Hayat, sessiz vedalarla dolu bir kalabalık.
Sonunda insan, ömrün geçişini durduramadığını kabul ediyor. Bu kabul bir yenilgi değil, bir berraklık getiriyor. Zamanla yarışmak yerine onunla yürümeyi öğrenenler, adımlarını daha anlamlı atıyor. Ömür geçiyor, evet; ama bazen geçerken insanın içinden bir anlam bırakıyor. Ve belki de geriye kalan tek şey, o anlamı fark edebilmiş olmak oluyor.













