NE YAPMALI? | MÜRSEL SÖNMEZ
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu
N.Fazıl
Bu soru zaman zaman sorulmuştur ve sorulacaktır. Darda zorda kalındığında ve bir çıkış arandığında, bu dar ve zoru göre/bilip oraya mahkûm olmayı kabul etmeyenlerin sorusudur bu soru. Ölüler ve ölgün ruhların kullandığı bir kalıp değildir.
Bize ne oluyor da durup dururken bu soru çengeliyle kanatıyoruz aklımızı? Darda mıyız, zorda mıyız, ne derdimiz var? Neyi yapmalı, ne için, kimin için? Oturup şiirler, hikayeler, denemeler yazıp çizerken ve yaptıklarımızın ortasında onlarla beraber “muttasıl kanar”ken nereden çıktı bu soru? “Sözcükleri gerçeklerden kaçış için bir araç olarak” kullanır gibi mi olduk, ya da, icra ettiğimiz edebiyat ameliyesi evrensel uyuşturucunun üzerini örten bir tatlı hayal örtüsü mü oldu da uyanıp sorar olduk? Vicdanımızın dalına mı bastı sesimizi tatlı nağmelerle yumuşatmak? Daha somut söylersek; bu soruyu sormamızın nedeni edebiyatın “hayata pusu kurmuş hayat”ın kokuşmuşluğundan burnunun direğinin kırılmış olması mı?
Onca hıza rağmen daralan zamanların, onca gösterişe rağmen daralan mekanların, onca “sözde” özgürlükçü ve “insancı” yasaya rağmen yok olan özgürlüklerin yaşandığı bir süreçteyiz. Din, bilim, sanat, siyaset, kültür etkinlikleri ya da olguları yedi milyar civarında olduğu söylenilen insanı aşağılaştıran, sömüren, çürüten bir dizgenin emrine girmiş durumda. İnsanı hayvan düzeyine indirgeyen, bedeninden ve dünyadan başka bir varlık alanı olmadığına inandıran ve bu doğrultuda yönlendirerek sömürerek semiren bir süreç bu. Yeryüzü küresini önüne alıp burayı babalarının çiftliği gibi gören, kendilerinin insan diğerlerinin ise sayıları çok aza indirilmesi gereken çiftliklerinde çalışan hayvanlar olduğuna ciddi ciddi inanan bir küresel kötülük şebekesi ile karşı karşıyayız. Bunun böyle olduğu bir komplo teorisi olarak görülebilir. Hatta psikolojik bir rahatsızlığın ürünü olan hezeyan olarak da algılanıp algılatılabilir. Somut deliller istenebilir. Kendisini ortalıkta toplu bir fotoğrafta göremesek de bu kötülük şebekesinin eserlerini bireysel hayatımızdan toplumumuzun içinde bulunduğu duruma ve tüm insanlık ailesinin yaşadıklarına bakarak pekâlâ görebiliriz ve delil olarak bu yeter. Yani, çoğunlukla dünya halkları, sömürgen iktisadi mekanizmaların evlerinde oturmakta, onların verdiği ve en yüksek değer olarak gördükleri “para” adlı kâğıdın peşinde koşmakta, yaşama tarzları, beğenileri, duygusal ve cinsel hayatları hatta çocuk yapıp yapmamaları ve sayıları o sömürgen yaratıklarca belirlenmektedir. Hayat hafta sonu ve tatillere indirgenmekte, mutluluk tüketimle sağlanmakta, ülküsel ihtiyaçlar spor vb. heyecan araçlarıyla tatmin edilmektedir. Hadi “sanki” diyelim, yedi milyar insanın aynılaşması ve kadim hiçbir değeri tanımaz hale gelerek iç boyut ve derinliğini yitirmesi ve egemen hayat tarzına mahkûm olması bir elden planlanıyor.
İnsanları aileden başlayarak millet, din vb. mensubiyet köklerinden kopartan, “atomize” eden ve böylelikle oluşan iç yoksulluğunu ürettirip tükettirerek fark ettirmeyen ve bu yöntemle kasalarını doldurup iktidarlarını berkiten birileri elbette var. Doğayı, yerüstü ve yeraltını doyma bilmeyen ihtiraslarıyla talan eden, halkları birbirlerine kırdıran, nükleer silahlarıyla kabadayılık yapan, güvenlik konseyleriyle kendi güvenlik ve çıkarlarını koruyanların borusunun öttüğü dünyada tam bağımsız denilebilecek kaç ülke vardır acaba? Sisteme dahil olmadan yaşanabilmesinin imkânı kalmış mıdır? BM’lerinden diğer siyasal örgütlerine, bankalarından borsalarına, kredi verenlerinden kredi derecelendirenlerine, uluslara arası hukuklarından “evrensel değer” olarak sundukları yasalarına kadar tümüyle insanlığı insan olma değerinden esir yaratıklara dönüştürmede gösterdikleri “başarı” varlıklarının apaçık kanıtıdır. Sorun yerel ve güncel politik bir sorun değil, evrensel ve kapsamlı bir sorundur. Bağımsızlığın tartışılabilir olduğu hükümetler hüküm etmemekte küresel egemenlerin hükmü sürmektedir. O zaman da Malcolm Kardeş’in “kuklayı değil kuklacıyı” işaret ettiği gibi biz de aynı yönü göstereceğiz. Tüm dünyada iyi niyetli yerli ve yerel siyasiler elbette vardır. Kendi halkları ve insanlık için iyi niyetler de taşıyor, küçük çabalar de gösteriyorlardır. Ancak, insanlığı savunmak ancak tam ve tüm bir insan tanımından geçmekte ve sırtında mecburiyet yükü bulunmamasını gerektirmektedir. İnsanlık için durumun vahametini görüp feryat edenlere, hak olanı gözlerini kırpmadan savunanlara, her türlü “kirli mülkiyet” reddedenlere ihtiyaç vardır. Bunu; kötülükle koalisyon yapmayan, kalem ve kelam sermayesiyle hareket eden ve vicdan ışığıyla ve “yüksek bir inanç”la önünü aydınlatabilenler yapacaktır. Bu vasfa sahip insanların çokça bulunması gereken ya da umulan alan din ve sanat alanlarıdır.
Sanatçılar ve özelde edebiyat uğraşı içinde olanlar, hadi argo söyleyelim, “saftirik” “salak” “Leyla” mıdırlar? Yaşadıkları dünyaya bigâne midirler? Yapıp ettikleri ile bir “başkaldırı”yı inceden duyumsatanlar, insan hallerin dillendirip çağa aykırı refleksler gösterenler elbette vardır. Ancak, bu yeterli midir? Bilgelik atalete mi yol açar? Umutsuzluğa düşüp, gerçekliğe göz kapayıp hayale sığınmak sanat edebiyat insanı için doğru mudur? Sorumluluk duyarlığı yüksek olması umulan sanatçıda nasıl bir davranışa ve tavra yol açmalıdır?
Türkiye nüfusunun yarısından fazlasına yılda bir kutu antidepresan düşüyor. Psikolojik rahatsızlığı olanlar yarıdan fazla. Yine yarıdan fazla insan bireysel kredi kullanıyor, faiz kıskacında. Boşanma oranları evlenme oranlarını yakalamış durumda. Dağılan aile çocukları geleceğin ufkunda tehlike figürü gibiler. Sigarayla savaşma saftirikliği ile meşgul olanlar uyuşturucunun ve şimdilerde meşhur olan bonzai denilen katilin peşine düşmeyi yeni akıl ediyorlar. Şehirlerde karı koca çalışmazsa geçinmek zor. Çalışınca eşler arasında geçinme zor. Yüksek binalar yeni şizofren imgeleri. Sabır, tahammül, kanaat, tevekkül, dayanışma, yardımlaşma, vefa, sadakat ise çoktan unutulmuş sözcükler. Toplumsal siyasal ilgiler politik labirentte kaybolmuş vaziyette ve kimin eli kimin cebinde belli değil. Konuşmayan, konuşamayan bir toplumduk şimdilerde tümüyle “afazik” bir haldeyiz. İşbu halden çıkış için ne yapmalı diyoruz. Biz vicdanımızı kanatarak, beynimizi zonklatarak ortaya bir şeyler koyarsak, ola ki bir yerlere varır. Ola ki bir içtenlikli ses kabul olan duaya dönüşür.
Bu bir nevi ağıt olan yazı kötümser ve karanlık bir şair muhayyilesinin değil, yalın bakış ve vicdan gözüyle yapılmaya çalışılan bir tespittir. Buradaki anahtar kavram sorumluluktur. Edebiyat alanında etkinlik içinde olan insanların bu ne yapmalı sorusunu sorduran gerçekliği görmeleri ve çıkış için çaba sarf etmeleri onurlandırıcı bir iş olacaktır. Bu yazı ile bir gayret kışkırtıcılığı yapmaya çalıştık. Bu konuda kafa patlatanların var olduğuna inanmak istiyoruz. Eğer bu acı ve ağıtlar ne yapmalı noktasına getirecek olur ve yazdırırsa sanatçılarımıza, kalbi ve fiziki mevcuda göre bir ne yapmalı özel sayısı oluşacak. Bu soruyu sormak da cevap aramak da nesneleşen ve gittikçe yok edilen insanlığımıza katkı olacaktır. Edebiyat bir ahmak oyuncağı ya da saftirik hezeyanı değildir. Hayata dokunmak duyumsayabilenlerin hakkı ile yapabileceği bir iştir. İlle ve mutlaka basit politikanın fasit dairesi dışında evrensel insanlık siyasası bağlamında soylu ve köklü bir itirazın, ne yapmalının peşindeyiz. Bakalım, ne yapmalı sorumuza hangi dağlardan yankı gelecek? Evet, “doğru bir kelimenin ağırlığı dünyayı tartar”.
[Eylül, 2014, Bir Nokta]
Mustafa Nurullah Celep, iktibas etti…












