ŞAİRİN ARAYIŞI, TOPLUM VE İKTİDAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Şair dünyayı benimsemeyendir
‘‘Şiir üzerimizde örtüyü kaldırıp bize ne olduğunu gösterir ve bizi gerçekte olduğumuz şey olmaya çağırır’’ (Octavio Paz, Yay ve Lir-Şiir Nedir?)
Sanat hemen daima bir arayış üzerine kurulur. Bitmek tükenmek bilmeyen arayışından organize bir sistem mi kurar sanatçı? Hayır. Sanatçı için, temel aldığı arayışının ana konusu kendi ‘yitik ben’idir diyebiliriz. Eserinin bünyesinde taşıdığı işaretler bakımından sanatçının bu sonlu dünyadaki serüveni, okumasını bilen göz, üstün bir kavrayış gücüne sahip zihin ve sezgisinde ustalıklar elde etmiş bir gönül için ciddi bir anlam taşır. ‘Ben neyim?’ sorusu sanat ve sanatçı için temel bir soru ve ulaşılmak istenen menzilin ilk durağıdır. Kavurucu ve can yakıcı sorular eşliğinde sanat, bulmamacasına bir arayıştır. Sanılanın aksine genelde sanat özelde şiir uğraşı, yabancılaştırıcı bir etkinlik değil, tam aksi bir istikamette yabancılığı aşma çabasıdır.
Biz şairin bu dünyaya ‘yabancı’ olduğunu ve bunun da bir bakış açısı meselesi olarak algılanması gerektiğinin farkındayız. Şair dünyayı benimsemeyendir zira. Hemen daima eserlerinde dünyadan rahatsız bir özne çağıldayıp durdur. Burada ilk şaşkınlığını atamayan bir hal üzeredir. Bu durumun metafizik algılanışı itibariyle şair yabancılaşmamış ve yabancılaştırılmamıştır. Sezai Karakoç’un tabiriyle, ‘düpedüz yabancıdır o’. Öyleyse şairin bir sanatçı olarak çabası bu yabancılığı aşma yönünde olacaktır.
Şairin eserini nüfuz ederek okumak, esere muhatap olan okur veya dinleyiciler için bulunmaz bir fırsat olmanın yanında arayış içinde olan özne’ler için işin aslını öğrenmek ya da dünya hayatının mahiyetini kavramak adına büyük bir imkân sağlayabilir. Sezai Karakoç’un şiir yoluyla açılan bu imkânın başlangıcında söylediği şu sözleri, şairin durumunu açıklar mahiyettedir:
‘‘Sanatçı, adeta, bilmediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır. Yani fizikötesi yaşantılı bir kazazede. Gözünü dünyamıza açtığında çok şaşıracaktır ilkin. Belki çok yoksul, belki çok zengindir dünya onun için. Renkler göz kamaştırıcıdır, insanı kör edecek kadar. Toprağın tuzu, yakıcıdır. Bal bile kavurucudur; bir biberdir, biberin karşıtı olarak.’’
Şairin çabasını bu minval üzere düşünebiliriz. Tanık olduğu veya yaşadığı duygu durumlarını ya da davranış biçimlerini/yapıp etmelerini de bu doğrultuda, arayış ekseninde ele almak gerekir.
Sanatçının düşüşü toplumun düşüşüdür
‘‘Şiir toplumun yaşayan dili, onun efsaneleri, düşleri ve yaşayan arzuları, yani dilin en güçlü ve gizli eğilimleri tarafından beslenir. İnsanları oluşturan şiirdir, çünkü şair dilin ardından giderek onu bulur ve berrak kaynaklardan içerek giderir susuzluğunu. Toplum şiirde var oluşun temeli ile, onun ilk sözcüğü ile karşı karşıyadır.’’ (Octavio Paz, Yay ve Lir-Şiir Nedir?)
Sanatçının dünyası parça parça olursa bu bir tehlikedir. Bu tehlikenin sözü edilmesi, tartışılması gereken bir mesele olduğunu düşünenlerdenim. Sanatçının düşüşü toplumun düşüşüdür biraz da. Bu tehlikenin işaretlerine içinde yer aldığımız toplumda her gün tanık oluyoruz zaten. Eğer sanatın/sanatçının ruhça dirilişinden bahsediyorsak iyi ve olumlu bir şeydir bu. Şunu kesin bir dille ifade etmek gerekiyor: Rahatsız bir şair olmaz! Şair işi gereği bir millete mensup oluşuyla ve millet meselesine olan duyarlığıyla sorumluluk sahibidir. Bunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor. Önümüze metin diye koyduğu şeyin içinde biz onun içsel bunalımlarını, rengârenk hayallerini, fantezilerini, çıkmazlarını, kinini ve nefretini, kibir ve ifrazatını okumak istemiyoruz. Zira önemsel olan, bizi ilgilendiren şey şairin düşünür vasfıdır. Şiir katıksız bir tefekküre dalıştır. Şiirin sorgulamaya, araştırmaya ve düşünmeye dair ciddi bir anlama sahip olması ve içerdiği vurgu o şairin önemsel bir şair olduğunu gösterir. Düşünür vasfını taşıyan her şairin topluma dair ciddi meseleleri vardır. Toplumun durumu şairi açıkladığı gibi şiirin içsel gerçekliği de toplumu ilgilendiren tarafıyla açıklayıcı özelliklere sahiptir. Sanat eseri bir atılım olmasının yanında ortaya bir irade koymaktır. Her sanat eseri özgün bir iradenin ürünü ve muhalif bir damar arayışıdır. Neden muhalif bir damar?
‘‘Bir rizikoyu yüklenmeyen şair geriletici bir şiire emek veriyordur.’’, der İsmet Özel. İnsan olma şerefini üstün bir değer olarak gören her şair, bizim görüşümüze göre, rezilce ve nefsani arzularının taraftarı, uygulayıcısı ve savunucusu olmamalı diyoruz. Bizi bu şekilde kesin yargılara iteleyen sebep, dünyanın aldığı şekille alakalıdır. Aynılaşma politikalarıyla tek tip bir insan, tek tip bir zihin, tek tip bir gönül üreten dünya sistemi dediğimiz mekanizma, organik bir şiirin dirim duygusunu ve gücünü alt edemediğinde, acziyetini bir başka yoldan giderecek, dirimsellik içeren şiirin anlam zenginliğini ve çeşitliliğini elimine etmek/yabancılaştırmak yolunu tutacaktır.
Meselesi olan şiiri önemsel buluyoruz. Meselesi olan şiirin özünde muhalif bir taraf vardır. Her şeye rağmen muhalif şiir, toplumu ilgilendiren, toplumun derdiyle hemdert oluşu yönüyle risk ve cesaret taşımasıyla muhatabı için dirimsellik içermeye devam edecektir.
Şiirin iktidar karşıtı oluşuyla asıl görevinin ‘eleştiri’ olduğu kanaatini taşıyorum. Muktedirler katında şiir, anlamsız ve bir biçimi olmayan bir şeydir. Gülünüp geçilen ve umursanmayan bir şeydir. Ancak sistem muhafızları şiirin künhüne vardıkça bunun kendi hükümlerinin alaşağı edileceği anlamı taşıyacağından şiirden mümkün mertebe uzak durmak gerektiği düşünülür. Zira bu burjuvazi için de geçerli olabilecek bir görüştür. Kafa tutan şiirin burjuvazi için bir tehlike olarak algılanacağını düşünüyorum. Bu gün şiiri ‘başkaldıranların sesi’ olarak düşünüyorsak muhalefet biçimi olarak şiirin taşıdığı eleştiri okları mücehhez bir durum arz eder ve olmazsa olmazdır. Modern şiirin bir özelliği de ‘protest bir damara’ sahip, ifade ettiğimiz anlamda direten, muhalif, ‘öyle değil de böyle’ diyen bir şiir oluşudur ama hiçbir zaman modern şiirin marjinal bir karakterde olduğu anlamına gelmez bu. Şairin sorumluluk vasfına sahip oluşu bize bunu söylüyor çünkü.
Kısaca şiire, her türlü iktidara karşı ve yine iktidarın kimlik parçalayıcı etkilerine karşı bir inşa faaliyeti şeklinde bakabiliriz. Şiiri İsmet Özel’in ifadesiyle bir ‘soluklanma’, gücümüzü toplayabileceğimiz bir nefeslenme imkânı olarak görebiliriz. Şairin tutuklu arayışından toplumla irtibatına, dünyada aldığı konumdan toplum içindeki yeri ve duruşuna kadar biz dizi problematik durumların nihayete erdiği yerin bir aşkınlık olduğunu daha çok düşünüyorum şimdilerde. Paz’ın mükemmelen açıklamasında olduğu gibi toplumla şiir arasında yaşanan bir aşkınlık…
‘‘Devletler çöker, kiliseler bölünür ya da taşlaşır, ideolojiler gözden kaybolur; ama şiir kalır.’’
Mustafa Celep
[2010, Mühür Dergisi]
[2025, haberedebiyat.com]










