Ana Sayfa Konuşmalar Yelda Gürlek ile ‘Gülün Adı ve Ortaçağ’ Adlı İnceleme Kitabı Üzerine Konuştuk…

Yelda Gürlek ile ‘Gülün Adı ve Ortaçağ’ Adlı İnceleme Kitabı Üzerine Konuştuk…

246
0

Yelda Gürlek ile ‘Gülün Adı ve Ortaçağ’ Adlı İnceleme Kitabı Üzerine Konuştuk…

  • ⁠ ⁠Kitabınızdan dikkatli bir gözle okuduğumuz üzere, ‘Gülün Adı’ romanı üzerine derin ve detaylı araştırmalar yapılmış. Emeğinize sağlık. Sizi Gülün Adı’na ve akademisyen-edebiyat teorisyeni ve eleştirmen Umberto Eco’ya yönelten temel saikler nelerdi? ‘Gülün Adı’ üzerine bir tez yazma fikri nasıl doğdu?

Aslında başlangıçta Gülün Adı üzerine çalışma fikri bana ait değildi; bu yönlendirme, doktora sürecimin en başında danışman hocamdan geldi. Ben bambaşka bir yazarla yola çıkmaya hazırlanıyordum, fakat hocamın önerisini reddedemedim. O an aklımdaki ilk soru şuydu: “Üzerine bu kadar yazılmış, bu kadar tartışılmış bir roman hakkında ben daha ne söyleyebilirim?” Fakat Eco’nun söyleşilerini izlemeye, eleştirilerini okumaya başladıkça bu tereddüt yerini bir meraka bıraktı. Çünkü Gülün Adı, yalnızca bir metin değil, aynı zamanda bilgiyle inanç, tarih ile kurmaca, akıl ile sezgi arasındaki sınırların tartışıldığı bir alan gibiydi. Eco’nun “örnek okur” fikri, metinle kurulan ilişkinin pasif değil aktif bir çaba gerektirdiğini söylüyordu. Bu beni hem entelektüel hem insani bir yerden yakaladı. Bir anlamda Eco’nun “okuru araştırmaya davet eden” yapısı, benim de araştırmacı kimliğimle örtüştü. Tez fikri, böylece bir akademik ödev olmaktan çıkıp bir tür okuma deneyine, metnin katmanlarını çözme arayışına dönüştü. Başlangıçta “söylenecek her şey söylenmiş” diyordum; oysa Eco’nun metni, üzerine ne söylense tükenmeyen bir yapıya sahipti — çünkü kendisi de sonsuz bir okuma alanı olarak tasarlanmıştı.

  • ⁠ ⁠Tezinizin araştırma sürecinde Ortaçağ’ın düşünsel ve kültürel yapısına ilişkin en çok neler dikkatinizi çekti? ‘Gülün Adı’ merkezinde soracak olursak, Ortaçağ’ın bugünün postmodern dünyasına bakan veçheleri nelerdir?

Araştırma süreci ilerledikçe beni en çok şaşırtan şey, Ortaçağ’ın sanıldığının aksine durağan ya da yalnızca “karanlık” bir dönem olmadığıydı. Aksine, düşünsel hareketliliğin, entelektüel sorgulamanın ve kültürel dönüşümün çok yoğun yaşandığı bir çağdı. İnanç ve akıl arasındaki gerilim, skolastik felsefenin kapalı sistemlerinde bile dinmeyen bir dinamizm yaratıyordu. Gülün Adı tam da bu ikiliği yeniden canlandırır: bir yanda mutlak hakikat iddiasıyla konuşan kilise otoritesi, diğer yanda aklın ışığına inanan Guglielmo da Baskerville. Bu çatışma, günümüzün postmodern dünyasında da hâlâ canlıdır — yalnızca teolojik bağlamdan çıkıp ideolojik, hatta dijital bir düzleme taşınmıştır. Ortaçağ’da bilgiye ulaşmak sınırlı, hatta tehlikeliydi; bugün ise bilgiye sınırsız erişimimiz var ama anlamı kaybetme riskimiz daha büyük. Bu bakımdan Ortaçağ’ın “bilgiye dair korkusu”, postmodern çağın “bilgi bolluğu içindeki kaosu” ile yankılanıyor. Eco’nun romanı, bu iki uç arasındaki ironik sürekliliği gösterir: bilginin gizliliği yerini enformasyonun aşırılığına bıraksa da, hakikat arayışı hâlâ aynı çıkmazlara saplanır. Dolayısıyla Ortaçağ, bugünümüzün karanlık aynasıdır. Eco, bu aynayı romanına yerleştirerek, geçmişi yeniden kurmaktan çok bugünün epistemolojik kırılmalarını görünür kılar.

  • ⁠ ⁠’Gülün Adı’ romanının estetik doğasına ve edebi niteliklerine yönelik şu konulara da değinilmesi gerekir, dediğiniz başka bir yaklaşım biçimi önerileriniz var mı? Özellikle yeni araştırmacılara işaret taşları olabilecek neler söylemek istersiniz?

Gülün Adı üzerine yapılan çalışmaların çoğu, romanın tarihsel bağlamına, teolojik göndermelerine ya da postmodern anlatı stratejilerine odaklanır. Ancak bana göre bu eseri anlamanın bir diğer yolu, onun metinlerarası müziğini dinlemektir. Eco’nun romanı yalnızca metinler arası değil, düşünceler arası bir polifoni gibidir. Her karakter, her tartışma, başka bir yazarın, filozofun, hatta çağın sesini taşır. Yeni araştırmacılar için en verimli yaklaşım, romanı yalnızca bir kurgu olarak değil, düşünsel bir laboratuvar olarak ele almak olabilir. Çünkü Eco, anlatının içinde hem Ortaçağ epistemolojisini hem de modern bilginin krizini tartıştırır.Ayrıca romanın “yavaşlık” estetiğini de vurgulamak gerekir. Eco’nun ilk yüz sayfayı bilinçli olarak zorlayıcı kıldığı bilinir; bu, okurdan bir tür entelektüel sabır talep eder. Dolayısıyla Gülün Adı, kolay hazza değil, zahmetli anlam üretimine açılan bir metindir. Bu yönüyle roman, okuma eylemini neredeyse ahlaki bir disipline dönüştürür.

Yeni araştırmacılara önerim şu olurdu: metni yalnızca yorumlamaya değil, onunla diyalog kurmaya çalışın. Çünkü Eco’nun edebiyat anlayışında anlam, yazarda değil, o diyaloğun kurulduğu anda doğar.

  • ⁠ ⁠’Gülün Adı’nın polisiye kurgusunun ve genel olarak içerik ve biçim özelliklerinin, bugünün yeni roman yazarı adayına “yeni bir olanaklar demeti” sunması bakımından hangi niteliklerinden bahsedilebilir?

Eco’nun Gülün Adı’nda yaptığı en dikkat çekici şey, polisiye türünün kalıplarını bir düşünce aracına dönüştürmesidir. Cinayetler, ipuçları, gizemli bir mekân… bütün bunlar klasik bir dedektif romanının öğeleri gibi görünür. Ancak Eco, bu biçimi yalnızca bir “gerilim mekanizması” olarak değil, bilgiye ulaşma sürecinin metaforu olarak kullanır. Guglielmo da Baskerville’in dedektifliği, aklın sınırlarını ve insanın hakikate ulaşma arzusunun çelişkilerini temsil eder. Böylece polisiye kurgu, yalnızca bir çözüm arayışı değil, aynı zamanda bilmenin olanaksızlığı üzerine felsefi bir sorgulamaya dönüşür.

Yeni roman yazarları için bu, türler arası geçirgenliğin sunduğu yaratıcı imkânları gösterir: Eco’nun metni, polisiye ile tarihsel romanı, felsefi denemeyle teolojik tartışmayı iç içe geçirir. Bu anlamda Gülün Adı, biçimsel sınırları aşmanın nasıl bir estetik derinlik yaratabileceğini gösteren bir modeldir.Eco’nun kurduğu labirent yapısı, yalnızca kütüphaneyi değil, anlatının kendisini de temsil eder. Her okur, tıpkı dedektif gibi o labirentte kaybolur, yönünü bulur, tekrar kaybolur. Yani roman, bir tür “katılımcı okuma deneyimi” sunar. Dolayısıyla, bugünün yazar adayları için Gülün Adı, hikâye anlatmanın sadece olay örgüsü kurmak değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi tasarlamak olduğunu hatırlatan güçlü bir örnektir.

  • ⁠ ⁠‘Gülün Adı’ romanına edebi türler açısından bakacak olursak, Gülün Adı’na Klasik Epik Roman veya Modern/Postmodern Epik diyebilir miyiz? Bu tanımlamaları doğru buluyor musunuz? Gülün Adı’nı epik kılan nitelikler nelerdir?

Evet, Gülün Adı’nı “postmodern epik” olarak nitelendirmek mümkündür; çünkü roman, yalnızca bir anlatı değil, kendi içinde bir dünya tasarımıdır. Klasik epiklerde olduğu gibi burada da insanın bilgi, hakikat ve kurtuluş arayışı vardır; ancak bu arayış artık Tanrısal düzenden değil, metinlerin, dillerin ve yorumların sonsuzluğundan geçer. Eco’nun destanı, kahramanlık eylemi yerine düşünme eylemini merkeze alır. Guglielmo da Baskerville, bir savaşçı değil, aklın temsilcisidir. Onun labirentteki yolculuğu, Homeros’un denizlerdeki, Dante’nin öte âlemdeki yolculuğu kadar zorludur – fakat yöneldiği hedef hakikatin kendisidir. Bu açıdan Gülün Adı, epik anlatının biçimini yeniden kurar: Kahraman artık dış dünyayı değil, anlamın labirentini keşfeder. Eco, destansı olanı ironik bir bilinçle yeniden üretir. Postmodern epik dediğimiz şey de tam olarak budur: geçmiş anlatı kalıplarının farkında olarak onları yeniden kurmak. Bu nedenle Gülün Adı, ne bütünüyle klasik ne de tamamen modern bir metindir; her iki formun sınırında, onları birbirine tercüme eden bir yapıya sahiptir.

Romanı epik kılan şey, hacmi ya da tarihsel fonu değil; hakikat arayışını evrensel bir insanlık deneyimi olarak işlemesidir. “Bilgi bazen öldürücüdür” inanç kalıbıyla bilgiye ulaşmanın, yolu şaşırmanın ve yeniden denemenin bu döngüsü, aslında insanlık tarihinin de epik bir öyküsüdür.

  • ⁠ ⁠Teziniz/kitabınız ‘Gülün Adı’nın sırlarını ve iç elementlerini çözümlemek ve romanın iç evrenine vakıf olmak için bir rehber ve ışık olma niteliğinde. Araştırmanızın yazılma sürecinde ve süreç boyunca yaşadığınız zihinsel çatışmalar, açmazlar oldu mu ve “Eco’nun çelişkileri” diyebileceğiniz tutarsızlıklarla karşılaştınız mı? Romana nesnel bir gözle dışarıdan tarafsız bir bakış açısıyla baktığınızda daha eleştirel hangi cümleleri kurabilirsiniz? Bir eleştirmen-incelemeci gözüyle Eco’nun kusurları nelerdir diye sorsak?

Her akademik çalışma gibi, bu sürecin de en zorlu kısmı araştırmalarımda önemli bir yer tutan eski ve yeni ahit okumaları, Tarikatlara ve Hristiyanlık tarihine ışık tutan eski eserlerde sorularıma yanıt bulmaktı. Ancak, tezimin araştırma ve yazım aşaması pandemi dönemine denk geldiği için online kütüphanelerin büyük bir kısmı kullanıma açılmıştı, bu nedenle bilgiye ulaşmam zor olmadı. Yapıtın incelenmesi bağlamında beni zorlayan şey onunla içsel çözümlemelerle değil tamamen somut verilerle kurmak zorunda olduğum mesafeyi koruyabilmekti. Gülün Adı üzerine çalışırken, metnin katmanları öylesine yoğun ve çağrışım yüklüydü ki, kimi zaman araştırmacıdan çok “örnek okur”un yerinde hissettim kendimi. Eco’nun dili, bazen araştırmacıyı da labirentine çekmeyi başarıyor ve insan bir yerde kaybolduğu hissine kapılıyor. En büyük zihinsel açmazım da buydu: bir yandan o labirentin içinde ilerlemek, diğer yandan onun duvarlarını dışarıdan analiz edebilmek. Eco’nun çelişkilerine gelince – onun düşünce evreni zaten çelişkiyi dışlamaz, tersine üretken bir gerilim olarak kurgular. Örneğin bilgiye hem mutlak bir değer atfeder hem de hakikatin asla tam olarak bilinemeyeceğini söyler. Roman da bu paradoks üzerine kuruludur: “Hakikati ararken, onu daima yitirmek.” Bu yüzden Eco’nun tutarsızlıkları, aslında bilinçli bir epistemolojik stratejidir. Bununla birlikte, bir eleştirmen gözüyle baktığımda, Gülün Adı’nın kimi bölümlerinde anlatısal yoğunluğun düşünsel derinliğe oranla ağır bastığını söyleyebilirim. Eco, yer yer kendi entelektüel birikimini anlatı düzlemindeki ritminin önüne geçirir; bu da okurda bir çeşit bilgi zehirlenmesi yaratır. Yine de bu, kusurdan çok yazarın tercihidir – çünkü onun amacı okuru duygusal değil, zihinsel bir serüvene davet etmektir. Dolayısıyla, Gülün Adı üzerine eleştirel bir cümle kurmak gerekirse, şöyle derdim: Eco, bilgiye duyduğu saygıyı bazen bilginin kendisinden bile fazla önemser. Fakat tam da bu nedenle, roman modern çağın en dürüst itiraflarından biridir: insanın sonsuz bilgi arayışında, hiçbir zaman Tanrı kadar her şeyi bilemeyeceği gerçeği. Bununla beraber, ateist olduğunu söyleyen Eco’nun romanlarında neden illa Hrisstiyanlığı konu edindiği de benim için çelişkili bir konudur. İnanç ve İnançsızlık adlı mektup türündeki yapıtında buna açıklık getirmeye çalışsa da din olgusunun romanlarının içinde özellikle önemli bir yer tutması beni haydi düşündürmüştür. Kendisiyle tezim çıktıktan sonra ropörtaj yapmak gibi bir hayalim vardı, mümkün olabilseydi yönelteceğim ilk soru bu olacaktı kendisine. Ancak onu, “Göklerden gelen armağanı” – Ex Caelis Oblatus, Eco soyadının açılımı- 2016 yılında kaybettik; bu bana göre, büyük bir entelektüel değerin kaybıdır.

-Teşekkür ederim.

-Ben teşekkür ederim.

Yelda Gürlek, PhD.

 

Haber Edebiyat sordu,

Yelda Gürlek cevapladı…