CAHİT KOYTAK
Ve
YOKSULLARIN ve ŞAİRLERİN KİTABI I ve YALNIZLIK OLGUSU
Cahit Koytak’ın Yoksulların ve Şairlerin Kitabı I’deki şiirleri sadece hüzne, erince, mitolojiye, trajediye, Tanrı’ya, Hakikat yoluna, şiire ve sanata davet eden ve bilinci uyararak harekete geçiren parçalı bir yaklaşımın örneği olmakla kalmaz; bir nevi sanat-toplumsal bir diriliş mekanizmasının şair sözüne evrilerek dünyanın suratına çarpılmış yekpare ürünü olarak da kendisini gösterir.
Sadece padişahın ve kralın emirlerini bildirmez onun tellalı. Aynı zamanda avareliğini de faş eder. Öğretici ve eğitici misyonu ile bir öğretmenden, bilincinin gözleri bütün uyarıcılara sonuna dek açık bir bilge’den ve hakikatin izini elindeki şairlik asasıyla süren modern bir derviş’ten farksızdır. Koytak şiirlerinin satır aralarında o tellalın sesini kesif bir şekilde işitirsiniz. Cahit Koytak şiiri, uyumasına izin vermez sürünün başındaki çobanın, “Ah güzel sözlerin çobanı” diye seslenirken Edip Cansever nezdinde bütün şairlere, Gece Yolcusu şiirinde (sf.71)
“sözcükler tükenince
uyuya kalmasın diye şairimiz
çimdiklerim etini.”
sözüyle hem misyonunun gereğini fiziksel olarak yerine getirdiğini, ardından
“çakal gibi olurum…”
diyerek de o toplumu çepeçevre saran söz eylemsel noktada işini şiiriyle de sözü ile de ifa ettiğini sesinin son perdesiyle bağırır.
Cahit Koytak’ın yaptığı iş biraz da kendi sanatsal ve doğal olarak yaşam-eylemsel alanının ağlarına sarılarak toplumun mendireklerinden destek alıp şairlerin kimler olduğunu ve bunun beraberinde asıl işlerinin ne olduğu ya da olması gerektiğini yine o toplumun ve şairlik yükünü omuzlamışların yüzüne haykırmaktır. Pek çok şiiri şairlere ve şairlik makamına dizilmiş birer methiye gibidir. Yer yer bu methiyelerin birer uyarıya, ansıtmaya, sözünü sakınmayan cevval bir adamın parmak sallayışına döndüğünü görürüz. Aslında şair sıfatını hak eden kişi, onun için o kadar kıymetlidir ki en kıymetli şeyleri o bulup izhar etmiş, hatta onun bulduğu şeyler sırf o bulduğu için kıymeti haiz olmuştur. Şair bu yönüyle hem kâşif hem mucittir. Şairin keşif ve icatları dışındaki pek çok şey “teferruat, ıvır zıvır”dır ona göre. En bilindik, en güzel, en hayati şeyler onun zihin ve hayal dünyasının meyvelerine benzer. Büyük Keşifler şiiri, (s. 73-74) hem bu anlamda şiirin ve şairliğin evrensel boyutunu derin bir vuzuhla irdeler, hem de şairin işinin sadece yalnızlığının karanlık sularında yüzüp durmak olmadığını göstergeler.
Bu hâl, şairin imgeleminde o kadar baskın bir şekilde yer etmiştir ki yalnızlığı ile bile büyük bir topluluk oluşturması gerekliliğine inanır şair. Karanfil Makamında Caz Semaisi şiirinde (s. 57-69),
“Ben, susması bağırmasından büyük”
diyerek yalnızlığının karanlıkta işleyen saatine ışık tutar. Aynı şiirin IV.bölümünde; ayna tutmak isterken ışığa- emin olmak için aynaya vuran ışığın görüngüsünden- sorular sorar, işini “sağlama” alır ve:
“biraz göstere bildim mi
hohlayarak camını
buz tutmuş penceremden
senin göğe saçtığın resimleri?”
*
“biraz ıslata bildim mi
çarmıhta dudağını?”
gibi sorularla yaptığı işten emin olmak da ister. Şair sağlamasını yapar adeta, “sükûtunun gerçekten de bağırmasından büyük olup olmadığının”.
Prologlar, Cahit Koytak’ın kendi ile konuştuğu anların nasıl bir anafor gibi yayılıp bütün varlığını kapsadığını ve o anlarda nasıl tekrar tekrar kurtulup battığını, o suya açımlayan “serseri monologlar”dır. Prologlar, uzun ve muhtemel yorucu bir yolculuğa çıkarken bohçasına kimi zaman tepiştirdiği, kimi zaman bir mendile sarıp koynuna bastığı, bazen de bir küçük sandığın içine sıralı bezeli özenle yerleştirdiği taşlar, evler; evler ve su boncukları ve daha uçarı şeylerle birlikte, kül, kanat ve tomurcuklardır. Kimi küçük bir el aynası kendine bakmaya doğru açılan, kimi bir iç pusula, kimi ise simge ve imge yüklü bir karışık haritadır. Kimi yol gösteren bir metafizik meta, kimi yol bulduran bir derin ses, kimi kendine getiren hayretengiz bir soluk, bir iz kimi de, iç âleminin yolculuklarını imleyen… Prologlar, yol hazırlığı gibidir, bir poşetin içine, gelişigüzel gibi görünse de oldukça nizami konulmuş azıklar gibi. Ama yola çıkmak için, yolda aç bırakmamak için acıyla kanayarak pişirilen, yanan ve tamam olan. Prolog I’e:
“bunlar benim, yolun ıssızlığını,
yolcunun yürek vuruntularını
bastırmak için dilime doladığım
serseri monologlar…”
diye giriş yapar şair. Aslında Yoksulların ve Şairlerin Kitabı I’de büsbütün niyetini açık eder prologlarla. Çağıran, kitaba davet eden iç sestir ve o sesin kendisine bakışı; ‘ben’ der, ‘bu kitabı şairlere ve yoksullara adadım, onları anlattım, onlar anlar ancak beni… ‘Ben’ der, ‘kendi kendine, yani bütün kalp gözü açık olanlara, sanat düşkünlerine, düşmüşlere ve sanatın yükselttiklerine, krallara, soytarılara, sokak çalgıcılarına ve bedevilere, yükseklerden bakılınca en aşağıda görünen ama aslında yükseklerin daha ötesinde duranlara, Nuh’un gemisi gibi’… ‘ben’ der, ‘ey insan, hepimiz bu dünyanın yoksullarıyız, şiirinin mısralarıyız, başka bir dünyadan çıkıp gelen görklü bir sesin; handiyse üç beş satıra sığar ömrümüz, o da belki’…
Prologlar’da(IV), Yoksulların ve Şairlerin Kitabı I kitabının -kendi ifadeleriyle- “bir derleme, bir güldestesi” değil, “doğa gibi yekpare bir kitap” (s.14) olduğunu hatırlatır. Kitap, içinde samanyolları, galaksileri, gezegenleri, yıldızları, uyduları ve göktaşları ile, ve dahası “serazat bir yolcunun” kendi kâinatının uzam ve zamanında yine serazat yolculara hitaben çığırdığı bir şarkıdır, bütün notaları, oktavları, esleri, ritimleri, porteleri, bonaları, ölçüleri ve tınılarıyla bir prozodidir adeta.
Çıraklık Yılları bölümü şiiri bir pusulaya benzer; şaire rotasını gösterir. Nereden başlayacağını, gücünün ne kadar olduğunu, “Usta”nın ve Yüce Sanat’ın imkânsız tarifini ve ondan Nereye gideceğini, en çok da yola çıkma amacını, yola çıkma cesaret ve inancını hangi kaynaktan aldığının ipuçlarını verir. O kaynağa olan minnettarlığını ve borcunu ifadeler.
Yalnızken işitilen haberin artık yedi düvele yayılması, yedi düvelin yalnızlığının o efsunkâr nefesinden haberdar olması için ikinci iştir bu, Kalk’ıp Yürümek. Yalnızlık, Kalk Yürü şiirinde gücün simgesi ya da gücü simgeleyen varlıkların bir harmanıdır sanki: melek, yunus balığı, at, timsah, istiridye, balina, ağustos böceği, örümcek… Bir yanda fiziksel güç vardır: at, timsah, balina, yunus balığı… Öte yanda gizil bir güç ya da zayıflığın o büyük gücü: istiridye, örümcek, ağustos böceği… Soyut olanın erki söz konusudur diğerlerinin üzerinde: düşünce, zekâ, hayal gücü, bilinmeyen, merak, yürek, melek, sessizlik, sır, gençlik… İmgeden anlama anlamdan imgeye kurulu yalnızlık köprülerinde yürütür bu satırlar okuru. Şair, yalnızlığın kemikleri üzerinde bütün o karşıt olgulardan örülü bir şair yapar. Bu betimleme, şairin imgelem haritasıdır adeta. Orada ne çarkların döndüğü, hangi işlerin hangi ellerle yapıldığı, durmadan çalışan bir fabrika gibi, apaçık gözler önüne, şehrin orta yerinde sergilemiştir haritasını. Yalnızlığı insanlaştıran Cahit Koytak, insanı yalnızlığın harmanında toplumsallaştırır. Şöyle der sonunda Kalk Yürü şiirinin:
“Sonra ‘Kalk yürü!’
diyorum ona,
‘kalk yürü, insanların
arasına karış,
öteki yalnızların arasına…”
“En budaklı dalı ağaç” ( s. 45) dediği yalnızlığını, imgelemini oluşturan unsurlarla donatıp, yepyeni bir biçime sokmuş, onu varlığın kristal melekeleriyle donatmış ve ona “Kalk yürü!” emrini vermiştir.
Cahit Koytak’ın hemen hemen bütün kitaplarında karşımıza bütün diriliğiyle çıkan “yalnızlık” olgusu, yer yer abartılı görünse de, kendisini pandemi koşullarında daha da belirginleştirmektedir. Toplumların ve bireylerin içine düşmüş olduğu yalnızlık durumunun vahameti ve boyutu göz önüne alındığında Koytak şiirlerinin özellikle şairler için göstergelediği anlamın daha da belirginleştiğini söyleyebiliriz. Şairlerin dizeleriyle örülen olguların anlamlandırılması yer yer kendi ifade alanlarını buluncaya dek durağan bir biçimde kendi eylemini sürdürmeye devam etmekte, o alanı bulunca da bahse konu eylemin doygunluğu ve doyuruculuğu ile hız ve görünürlüğünü olması gerektiği çizgiye oturtmaktadır. Okurların yalnızlığı şairlerin penceresinden anlamlandırdığı durak burası olabilir. Koytak’ın yalnızlık olgusunu ele alışını da, Yalnızlık Sanatı kitabındaki son şiirleriyle birlikte de düşününce, deyim yerindeyse, şu ifadeyi dillendirmemizde beis olmaz herhalde: Cahit Koytak, yalnızlığı başka hiçbir şairin yapmadığı kadar kutsallaştırmış ve ona ilahi bir gömlek biçmiştir. Ama bu gömlek, her bedene uymaz. Daha çok şairlerin içine girebileceği bir gömlektir bu.
Fatih Çodur
[Eleştiri Haber, 2021]

















