YUSUF ALPER ŞİİRİ – 8
Öyle görünüyor ki ‘hüzün’ Yusuf Alper şiirinin resmettiği duygu iklimini yansıtan en belirleyici sözcüktür. Öyle ki hüzünle yazılmıştır hemen bütün şiirleri. Demek ki şiirden önce hüznü vardır şairin. Çünkü şairin şiirden önce nesi varsa o dillenir yazdıklarında. Gerek onun ilk şiirleriyle son şiirlerini eş zamanlı okurken gerekse sıralı okumalar yaparken fark ettim bu sözcüğün yoğun kullanımını. O bu sözcüğü neredeyse şiirinin ırası kılmış görünüyor. Şiirleri bu sözcükle nefes alıyor gibidir. Diyeceğim hüzün, Yusuf Alper şiirinin duygusal özünü tanımlayan en temel sözcük (leitmotiv) katına yükseltilmiştir. Bu yönüyle onun şiiri, Hilmi Yavuz şiirine akran nitelikler taşır. Hüzün sözcüğünün bu denli tekrar kullanımından şairin muradı ne olabilir diye düşündüm, düşünüyorum. Bir sözcüğün sık kullanım sebebi sadece belagatin bir parçası sayılmasından olmasa gerek. Şairin bu sözcüğü şiir diline bu denli dolaması, onu bu sözcüğe iten koşullarla ilgili olmalı. Bu koşullar iç dünya kaynaklı olduğu kadar dış dünya kaynaklıdır. İç dünya kaynaklarını besleyen sözcüklere baktığımda hüznün hemen yanı başında biten bir sevgisizlik, bir yalnızlık, bir kanayan yarayla birlikte doğan türlü acılar, bir korku, bir ölüm, bir çekip gitme arzusu, bir ölümsüzlük talebi, bir boşluktan gelen savrukluk, bir kendine sürgünlük vs. Böylece iç dünyayı dolduran duygusal birikimler onun şiirlerinde bir hüzün sağanağına dönüşürler. Aşağıdaki alıntılar son şiirlerinden:
‘Günlerden kördüğüm, aylardan eylül
Her şeyin solup gittiği eylül
İnsana hüzün yağdıran
Ölümü duyumsatan
Ey kendine sürgün
Silahı hüzün olan’ (Silah)
‘Bir güz gününün giz dolu akşamında
Hüzünler devşirerek serin avlularda
Kılıçla yarılır gibi yırtılan gece
Darağacı kurardı yeni bir kurtuluşa
Ölümün arkadaşı endişenin yoldaşı’ (Gün Batar)
Hüzün sözcüğünün onun şiiri içindeki değişik varyasyonlarını ilk şiirlerinden itibaren onlarca şiirinde görünce, son kitabının adının neden ‘Hüzün Bir Duruştur’ olduğu açıklığa kavuşuyor sanırım.
Yusuf Alper şiirindeki ‘hüzün’ sözcüğü bahsinde, az önce değindiğim iç dünya koşullarını belirleyen ana eğilim ise kişisel var oluşunu biçimleyen ve daha derinde, daha insani boyutları kurcalamaya götüren, korkunun, endişenin tetiklediği ve kendi bilincini kazanma iradesini destekleyen gerilimlerdir. Yalnızlık, korku ve can sıkıntısı gerilimin psikolojik vasatı olmuş gibidir. Öyle anlaşılıyor ki onu şiire götüren koşullar büyük ölçüde bu duygular (gerilimler) üzerinden şekilleniyor.
Onun şiirlerindeki hüznün dış dünya kaynakları ise küresel kapitalist sistemin, etkisi bütün insanlara sirayet eden pratik sonuçlarından doğuyor. O bu dünya sisteminin aldığı şekil hakkındaki bilinci arttıkça, Tarkovski’nin ifade ettiği gibi, kederi artan bir şairdir. Bu sonuçların insan milleti üzerinde yarattığı büyük tahribata eğildiği durumlarda salt kişisel bir kederle yetinmediği, dizelerin evrensel bir form kazanarak içeriği baskıladığı görülür. Böylece onun çağdaş dünya tarafından yaralı oluşunun ve yarasından yayılan acının hem kişisel hem evrensel tabiatlı olduğu söylenebilir. Onun orta dönem şiirlerinden birinden aldığım aşağıdaki kesitler, iç dünyadan dış dünyaya açılan ve sonunda yeniden kendine sürgün bir şairin iç dünyasına yönelen ve en nihayet şair bilincinin evrensel haccını ifade eden en güçlü ve temiz deyişlerine örnek olsun:
‘Bir kuğu acı gölünde yüzer
Hüzünle evini yitirmiş gibi
Şimdi gözyaşı umar bulutlardan
Kumlar üzerinde solgun nilüfer
‘Tepeye kurulmuş kin bataryası
Solgun bir halkın bağrını döver
Kutsal bir emanet gibi saklanır
Bursa’dan Bosna’ya yollanan hançer
Miljacka ırmağında kan
Mostar köprüsünde acı
Evler ve yürekler kalbur
Soysuz bir çağın kazancı’ (Usumda Bakışın Dilsiz)
Yusuf Alper’in şiirlerinde sıkça dolaşıma giren bu hüzün sözcüğünün ‘siyasal’ kökenleri de var gibi görünüyor. İlk şiir kitabı ‘Kanayan Şiirler’ (1985) ile son çıkan şiir kitabı ‘Hüzün Bir Duruştur’ (2020) arasında gelişen ve büyüyen hüznün politik boyutları kurcalanmaya değer kanımca.

















